19 Kasım 2008 Çarşamba

ÜÇ SIRADIŞI KADIN VE TAHAMMÜL

Büyüteç hanım bir hafta bizde kaldı. Kendisine büyüteç hanım diyorum çünkü olayları büyütmede üstüne yoktur. Birde çocuklarını hiç büyütememiştir, ne zaman bir araya gelsek asla yaşımıza uygun davranamayız, hep en büyük odur bizlerde kaç yaşında olursak ollaım onun etrafındaki mini miniler. Ne giydiğimizden ne yiyeceğimize, geceleri üstümüze alacağımız örtünün kalınlığından, cep harçlığımıza kadar her konuya müdahele eder. Kendisiyle ilişkilerimiz ilk yıllara göre çok daha iyi yönde gelişip şekillendi gerçi ama yine de beraber olduğumuz zaman süreci uzadıkça tahammül sınırımın yavaş yavaş azaldığını hissediyorum. Bu tahammülsüzlüğümü kendime yakıştıramıyorum, duygularım, yorumlamalarım git gide kendimi basite indirgediğimi tekrarlıyor ama sonuçta kendimi yine baskılamaya çalıştığım reflekslerimle baş başa buluyorum. Sonrasında da yansımasını engelleyemediğim bir huzursuzluk halimle baş başa kalıyorum. Hiç kimsenin dört dörtlük insan olmadığını, insan olan her yerde sorunların olabileceğini hem kendime hem de çevremdekilere sık sık tekrarlar, hoş görü ve saygının önemini de iyi bilirim. O zaman niye bu tahammülsüzlüğüm?

Örneğin banyomuza yeni dolaplar yaptırdık. Gelişinin bir kaç gün sonrasında dolap düzenlemelerimi eleştirdi, sanki, şunu şuraya koysam daha iyi olurmuş, bir sonraki konuşmada dolap içinde gördüğü bir kutunun boş olup olmadığını sordu. (Hııımm her kapağın ardındaki rafda ne olduğunu ne çabuk ezberlemiş diyen bir iç sesi haydi sustur bakalım)

Sonraki günlerin birinde bayan şüpheyle beraberdim. Birer bardak çay eşliğinde karşılıklı sohbet ettik. Son günlerde depresyonun dibine vurmuş bir arkadaşımızdan bahsediyorduk. Arkadaşımızın ilaçlarını düzenli alıp almadığından emin olmadığımı söyledim. Bir kaç gece sonra arkadaşımdan telefonuma bir mesaj geldi. Bayan şüphe onu aramış ve demiş ki sen çok hastasın ve ilaçlarını da düzenli almıyorsun. Akabinde de kendi aramızda geçen konuşmaların tamamını arkadaşıma aktarmış. Çok zor durumda kaldım. Arakadaşla ilgili şüphelerimizi önce zihninde gerçeğe dönüştürmüş sonra da arkadaşımızı bu gerçeklere inandırmak için didinmiş durmuş.Arkadaşımız itiraz edince de beni yandaş yapmış kendine. Arkadaş direndikçe "ayy sen çok hastasın çok ve kendinin farkında değilsin" sözlerini yinelemiş durmuş. Arkadaşımla uzun bir telefon görüşmesi sonunda kendimi bir parça kurtarabildim ancak bayan şüpheye, şüphe uyandıracak cümleler kurmama konusunda kendime söz verdim.

Daha sonra bir başka tanıdığım ki kendine "kraliçe" diyelim. Kraliçem çok zorlu bir hayat mücadelesi vermiş, zorlu ameliyatların altından başarıyla kalkmış son derece azimli biridir. Verdiği amansız mücadeleler sonucu öfkesinde de sevgisinde de cömert bir kişilik ortaya çıkarmıştır. Ben normal bir insan değilim der sık sık, şu şu ameliyatları oldum ve bundan sonra stressiz bir yaşam istiyorum, stres bana yasak. Ama X beni sık sık azarlıyor, sesini yükseltiyor, söyleyin X doktora gitsin tedavi olsun. Geçenlerde Y ile telefonda konuşurken aman sende çok dırdırcısın dedim bana kızdı. Bence Y gitsin kesinlkle tedavi olsun. Ayrıca şu C var ya o da normal değil. ...

10 Kasım 2008 Pazartesi

YİNE OĞLUM :)

Bu hafta da 10 Kasım törenimizde okuyacağı şiiri ezberletmekle uğraştım. İki bölümden oluşan ve her bölümü beşer satır olan şiiri ezberlememiz pek kolay olmadı. Okuma yazma bilmeyen bir çocuğa körü körüne şiir ezberletmek de pek akılllıca değilmiş, bunu da öğrenmiş oldum. Şiirimizin ilk bölümü şöyleydi:
Mustafa Kemal'i düşünüyorum.
Yeleleri alevden bir ata binmiş
Aşıyor yüce dağları engin denizleri
Altın saçları dalgalanıyor rüzgarda
Işıl ışıl yanıyor mavi gözleri

Neyse biz okuyoruz ikinci satıra gelince her seferinde :
-Yeleleri alevden yapılmış bir ata binmiş
_ Oğlum yapılmış demene gerek yok yeleri alevden br ata binmiş diyeceksin.
_ Tamammmm baştan okucam.
_ Mır mır mır mır yeleleri alevden yapılmış bir ata binmiş.
_!!!!!!! Alevden yapılmış değil çoccuuuuummmm!!!!
Neyse sonunda yele kısmı oldu, bu kez de :
- Işıl ışıl parlıyor
_ Yanıyor
_ Işıl ışıl yanıyor mavi gözleri, dur baştan okuycam anneee
- Mır mır mır ışıl ışıl parlıyor
-Yanıyoooorrr!!!!
Çok üstüne gitmeyeyim diyorum, daha okula başlamadan bıkmasın bu ezber işinden ama şiir ezberlenmedikçe içi de rahat değil, sonunda nerden baksan el kadar yavrucak. Sabah okula giderken arka koltuta elimde şiir çocuğum uykulu gözlerle tekrarlaya tekrarlaya yolu bitirdik. Ezberledim de mi anne, şimdi oldu de mi diye sordu durdu benim zeka küpüm!
Neyse efendim gelelim sadede, tören sırasında şiirimizin ilk bölümü şöyle okundu:
_ Mustafa Kemaaal seni düşünüyorum.
Yeleleri alevden yapılmamış bir ata binmiş
Altın saçları dalgalanıyor rüzgarda
Işıl ışıl parlıyor yanıyor mavi gözleri ....
_ !!????

Okul çıkışı babamla birlikte oğlumu okuldan aldık, eve dönüyoruz. Atatürk büstünün önünden geçerken:
_Heeeeyyy bakın işte bizim bugün şiir okuyup çiçek bıraktığımız büst burası dedeeeee baaak ben buraya çiçek bıraktım.
Babam kilitlenmiş trafikte bir hayli meşgul olduğu için oğlumla ben ilgileneyim istedim.
_ Dedeeee arabayı bira daha ilerletirsen çiçeğimi görebilirsin.
_Hangisi oğlum senin çiçeğin şu tarafta mı büstün hemen önündekilerin arasında mı?
_ Hayır anne şurda şu tarafta.
_Hıımmm şu kırmızı buketli olan çiçeğin orada mı?
_ Anne benimkinin kağıdı yotu kağitsız çiçekti.
_Hııımm peki ne renkti çiçeğin gördüm galiba seninkini ben.
- Anneee sapları yeşildi.
_ !!!!!! Peki çiçeğin ne renkti oğlum?
_ Bilmem. Ama yeşil saplıydı
- !?


Biraz gülmecenim, tebessümün ardından Büyük Ata'yı rahmetle bir kez daha anıyorum.
Seni çok özledik Atam!
Senin ışığınla senin yolunda ilerliyoruz.
Rahat uyu !!!

15 Ekim 2008 Çarşamba

Ah oğlum vah oğlum




- Anne ben büyüyünce Zeyneple evleneceğim.
- Hımm. Zeyneple ... Buna Zeynep mi karar verdi? Yani zeynep seninle evlenmek istediğini mi söyledi.
- Hayır
- Anne ben Zeynebe onunla evleneceğimi söyleyeceğim, ama önce benim pompalı tüfeğim var diyeceğim. Anne bana pompalı tüfek alalım mı?
- Pompalı tüfek miii? oğlum silahlar zararlı ... vıdı vıdı vıdı pompalı tüfek dır dır dır
- Anne yarın sabah saçlarımı da şöyle kabartalım ama jöle saçlarımı sert yapar, biz suyla ıslatalım.
- Olur ama niyeki?
-Eeee Zeynep'in beni seçmesi için. Alperen de Zeyneple evlenecekmiş anne, onun için.
-:)
- Şey anne birde bayramda babamın halasının verdiği çoraplar var ya yeni çorap, ben onu yatağımın altınba sakladım kimse almasın diye, hırsızlar falan gelirse diye, sabah ben uyanınca bana o yeni çorapları giydirir misin?
_ :)
İçeri gelen baba hayırdır ? diye sorunca durum kısaca özetlenir. Oğlumuzun planlarına bir hayli şaşırmış iki ebeveyn ne desek, bizim her gün ne giydirdiğim umrunda olmayan oğlum saçlarının geriye taramasını istemekte, gülmemi de bir tutabilsem ... Planlar yapmaktadır. Baba:
-Hıımmm demek sen Zeynep'in seni seçmesi için plan yaptın bile, yakışıklı olmak gerek diyorsun.
-Evet baba, eğer Zeynep beni seçmezse Alperen halıda yürürken ayağımı uzatıp Alpereni düşürcem. Bu da ikinci planım.
İkimiz birden :
-!!!! ?????


- Anneee yarın ne zamandır?
- Hani gece uyuyoruz ya uyandığımız da yeni başlayan güne yarın denilir.
Ertesi sabah
-Annee şimdi yarın de mi?
-Hayır şimdi bugün.
-Ama sen yarın demiştin. Ama akşam konuşmuştuk sen yarın demiştin.
- !!!!!

- merhaba oğlum, günün nasıl geçti?
-İyi geçti anne
-Zeyneple konuştun mu?
- Hayır anne, ben hep öksürdüm ve öksürmekten yoruldum. Ama zeynep yen çoraplarımı beğendi
-:)

BURNUMUN UCUNDA


Çocuk yazarlarının ve yayın evlerinin sınırsız hayal güçlerine hayranım. Oğlum için aldığım hikaye kitabı uçan tırtıl dizisi, evde de bir yığın uçan balık yayını var. Her nedense uçan kanarya, baykuş, serçe, martı ... gibi isimler seçilmemiş, balığın, tırtılın uçması tercih edilmiş. Aslında marifet onları uçurtabilmekte gizli tabi.
Dün öğle saatlerinde büromun kapısından giren yirmili yaşların henüz başında (belki de altında) olan bir genç kızla, orta yaşlı bir hanım beni oldukça dumura uğrattı. Spor giyinmiş genç bayan elinde reçete kağıdı ile iç odaya masa başıma yöneldiğinde annesi olduğunu tahmin ettiğim orta yaşlı olanı çoktan girişteki bekleme koltuklarımıza kendini bırakmıştı. Eşofmanlı genç bayan reçete kağıdını uzattı. Yine adres sormaya gelen biri diye içimden geçirip uzattığı evrağı okudum. Bizim buralarda gideceği adresi bulamayanlar kapıdaki tabeladan (ismimizden) ne iş yaptığımızı çıkaramadıklarından mı en üst katta en köşede kalan büro olduğumuzdan mıdır nedir, herhalde doğru yere geldik diye düşünerek en alakasız yere gelip bize sığınırlar. Reçete kağıdında kadın doğum doktorunun konsultasyon ricası vardı. Ancak öyle karışık yazılmıştı ki hastanın şu anda nereye gönderilmek istendiğini çıkarmak mümkün görünmüyordu. Genç bayan tane tane konuşarak durumunu açıkladı. 17 haftalık gebeymiş, gebeliğin ilk günlerinden itibaren alkol almış ve ilaç kullanmış, doktoru alkol bağımlılık merkezine göndermiş, ben alkol bağımlısıyım, gebeliğin sonlanması için heyet kararı gerekliymiş, bebek büyük olduğundan .... Genç kadın gayet aklı başında tane tane anlatadursun, sağduyumu korumaya çalışarak yüzüne baktım, henüz ondokuz yaşında ya var ya yok. Polar eşofmanın sardığı kocaman bir karın. Gebe, hem de alkol bağımlısı. Bu yaşa , bu çehreye ne alkolu ne de gebeliği yakıştıramadım. Yanlış yere gelmişlerdi. Bir kaç telefon görüşmesi ile gidecekleri yeri netleştirip gönderdim. Gittiler ama genç kızın silüeti, kocaman karnı, tane tane konuşması, yüzü, gençliği, gözleri, girişte oturan annesi sandığım kadının hayali gözümün önünden ayrılmadı bir türlü. Benzer hayatlara ya televizyon haberlerinde ya da gazete sayfalarında rastladığım olmuştu ama hiç bu kadar burnumun ucunda hissetmemiştim. Evde de bir hayal gibi bu iki bayan gözümün önüne gelip gelip gittiler.
Sabahın köründe işe yetişebilme telaşındayım. Metroya bindiğimde öylesine kalabalıktı ki içerisi, tam kapılar kapanacakken son hızıyla koşarak gelen bir adam metroya bindi. Zaten sıkış tepiştik, adamın gelişiyle başlarımız ister istemez cama doğru uzandı, ayaklar geride baş önde; hatta bir kaçımızın başı cama yapışık yolculuk başladı. Son anda binen adam koştuğu için nefes nefese, başı başıma bitişmiş, nefes sesleri kulağımda, ter kokusu burnumun ucunda. Nefes sesi, kokusu ... Yolculuk bitmek bilmedi.
İçinde anne -çocuk teması olamayan konular bulup yazmak istiyorum, ama tüm anneler gibi lafımı döndürüp dolandırıp yine çocuğa getiriyorum. Haklısınız çocuklarımız dışında konuşacağımız bir şey yok sevgili kedi af buyur :) Oğlum fena halde öksürüyor. Çok şükür göğüste sorunumuz yok, geniz akınıtısı nedeniyle kesik kesik öksürüğe hem kendisi hemde biz bütün gece maruz kalıyoruz. Tamam öksürmek vücudun savunma mekanizmasının tepkisi ve öksürmek gerekir ama öksürük sesi öksürenin dışında çevresindekilere neden bu kadar sinir bozucu ve katlanılmaz geliyor hiç düşündünüz mü?

8 Ekim 2008 Çarşamba

Büyüyenler-Büyümeyenler


Zamanın bu denli hızlı aktığını daha önce hiç böylesine yoğun hissetmemiştim. Aylar ayları kovalıyor takvimlerin temmuz ayından ekime gelişi arasında sanki sadece saatler geçmiş gibi. 2008 yılı da bitiyor ne kaldı ki bitmesine... Oğluma bakıyorum sinema salonunda koltuğa oturuşundaki hakimiyetine, ciddiyetle filmi takibini hayretle izliyorum. Birkaç akşamdır faaliyet dergisini alıp da çizgi birleştirme çalışmaları yapıyor, makasla yıldız kesebiliyor düzgünce, bazen öyle düzgün ve daha çok benim tercihim olan kelimelelerle kurduğu cümlelerini dinlerken iç sesim bana oğlumun ne kadar büyüdüğünü, büyüdüğünü! tekrarlayıp duruyor. O büyüyor, ben de büyüyorum. Kendimi bildim bileli ince uzun ve zayıf bir kızdım. Nihayet kilo aldım. Giydiğim pantolonların içini doldurabiliyorum, manken gibi görüntümden biraz uzaklaştım ancak 60. cm olan belimin çevresindeki simit şeklindeki yağ tabakası düşük belli pantolonların hediyesi mi yoksa deforme mi oluyorum??? Her çeşit yiyicekten bolca yerdim ve zayıflığımla bilumum arkadaşı kıskandırırdım, sonunda "kurt var sende" derlerdi.
Bayramda eşimin kuzenleri ie karşılaştık. Biz evlendiğimiz sene ilköğretim çağlarında olan dört adet delikanlı bugün sakallı, bıyıklı, uzun saçlarla bayram ziyaretine geldiklerinde fena halde dumura uğradım. Dün ilk okula gidenler şimdi üniversiteli olmuşlardı. Ne zman büyüdü bu çocuklar, zaman ne kadar çabuk aktı... Her birinin nerdeyse omuzlarında kaldı boyum, hani uzun boyluydum ben? değilim işte, kendi neslime göre (bizim kuşak) uzunum sadece. Hesaplıyorum bu yıl dokuzuncu evlilik yıldönümümüzü kutlayacağız. E dokuz yıldır karşılaşmamışım ben bu delikanlılarla, onlarda büyümüş de büyümüş dedim. Dokuz, sonra on!!! On yıllık evlilik hiç de büyütelecek bir şey değilmiş, eskiden duysam ooo siz eskimişsiniz, öfff ne çok olmuş falan derdim. Nolmuş bende on yıla merdiven dayamışım. Artık kendimi görmüş geçirmiş biri gibi mi görmeliyim??? Dünkü el kadar çocuklar adam olmuşlarsa o zaman bende görmüş geçirmiş biri sayılırım, hal böyleyken sizlerle birkaç hayat tecrübesi paylaşayım:
- Bebekliğimde öyle yaramaz, öyle huysuzmuşum ki nedensiz yere çok ağlayıp, bahtaniyede sersemleyene kadar saatlerce sallanmazsam uyumazmışım. Ergenlik çağıma kadar süren yeme problemim vardı. Bir yaşıma kadar gece uykusu nedir bilmeyen anneme sokak eşrafından çocuksuz dört bayan bana bakabilmesi için yardımcı annelik yaparlarmış. Ağzıma aldığım her lokmayı saatlerce ağzımda bekletmek gibi üstün bir becerim de varmış. Aile toplantılarında halen bahsedilir bu durum. Sen dört anne ile büyüdün denilir. Bende masa başında yemek tabaklarına eşlik eden gözü yaşlı hallerimi halen anımsarım. Günün birinde kendim evlat sahibi olduğumda mutlu mesut yaşayan, sakin, olgun, üstelik ne verdimse yiyip içen çocuğuma bakıp bakıp bu çocuk Allaha şükürler olsun ki bana benzemiyor diye nutuklar attığım, şükür duaları ettiğim anlar pek çoktu. Yine böyle anlarımdan birinde teyzem, ne olmuş senin çocukluğuna diye sordu da, ayy teyze ben mızmız çocuğun tekiymişim, öyle ağlarmışım ki... diye söze başladığımda sözümü bir güzel kesti, senin anlattıkların topu topu bir yaşına kadar sürdü. Her bebeğin sorunlu dönemleri olur, ama sonrasında hiç problem yaşatmadın. Her zaman olgun, anlayışlıydın, göz bebeğimizdin demesin mi? Okul başarılarımı anllattı ne kadar güzel saçlarım olduğunu söyledi , haydi teyze anlat, bana biraz daha anlat diyerek çocukluk anılarımdaki kara bulutları uzaklaştırmaya çalıştım kendimce. Annemde doğruladı sen çok olgundun, söz dinlerdin diye, şimdi oğlum büyüdükçe sıcakkanlılığını olgunluğunu bana benzetir oldular. Yeme problemim sabit kaldı ama huysuz bebek, mızmız çocuk etiketini üstümden böylece attım. O ilk yıl öylesine zor geçmiş ki annemde babam da bebekliğim dedim miydi aman aman, sen bize az çektirmedin derlerdi. Şimdi bu noktaya dikkate din siz siz olun çocuğunuzla ilgili size olumsuz, kötü gelen durumları dile getirirken beraberinde olumlu ve güzel şeyleri de muhakkak ekleyin. Uzmanlar da bunu tavsiye ediyorlar zaten, e bende büyüdüğünüz olarak altını çizeyim dedim. Oğlum dünyaya gelişinin ilk 25 gününde sarılık nedeniyle sürekli uykudaydı ve uyanmıyordu. Konu açıldığında ben hep uyuyodum, hiç uyanmıyodum, anneannem, babaannem benim burnumu sıkıyorlardı yine uyanmıyodum, annem de hep ağlıyordu deyiverince elektrik çarpmış gibi oldum. Tarih tekerrürden mi ibaret???? Hemen oğlumun bebekliğindeki kara bulutlara el koydum hepsine üfledim gittiler, çünkü o kabus gibi günler sadece 25 gün sürmüştü, sonrasında sorunsuz büyüdü çok şükür. EEE benden uyarması. Bir gün çocuğunuz karşınıza geçip de hiç mi iyi bir yönüm yoktu benim? diye sorabilir.
Büyümek güzel şey ama en güzeli yaşlanmadan büyümek!!! Gönlümüz yaşlanmasın en önemlisi.

6 Ekim 2008 Pazartesi

geldim


Epey olmuş yazmayalı, her zaman yazma isteğim aynı olmuyor, bazen de haydi yazayım dediğimde fırsat bulamıyorum.
Bir bayramı daha geride bıraktık. Benim içim bayram tadında bir bayramdı bol bol akraba ziyareti ve el öpmelerle geçirdik. Kendime ve oğluma böylesi bayramlar yaşatabildiğimde mutluluk duyuyorum. Bayram sonrası alışveriş, dinlenme ve temizlikle noktalandı. 9 gün ara; tatil olarak düşünüldüğünde iyi fakat işden uzaklaşma anlamında uzun. İşe konsantre olmak zaman alıyor.
Dün gece oğlumu erken yatırmak adına kırk takla attım ve sonunda bizden sonra uyudu. Ne yapacağım bu hacıyatmaz çocukla bilemiyorum. Tatilde serbest bırakınca uyuması gece ikilere kadar geriledi, ertesi gün de on biri buluyordu uyanması. İlk okula başlamadan uyku sorununu çözme konusunda karar aldım. Çok konuda olduğu gibi uyku düzeninde de yedi yaş geç diye düşünüyorum. Gel gelelim oğlumda bu düzeni bir türlü oturtamıyorum. Uykusu çok ağır gece kaçta yatarsa yatsın sabah uyanmamakta direniyor. Soyundurup giydirirken bana mısın demiyor, kucağımda uyur halde önce asansöre oradan da arabaya biniyoruz. Eskiden okul kapısına geldiğimizde tık diye uyanırdı. Şimdi iyice azıttı, okula giriyoruz, ayakkabılar değişiyor bana mısın demiyor, hani top patlasa uyur derler ya o cins bir uyku bazen sınıf teyzesi uyur halde kucağına alıp sınıfa götürüyor, sınıfa girince hemen uyanıyormuş. Bazen de arabadan inmeden anne ben kahvaltı hazır olana kadar sınıfta uyumak istiyorum, öğrtemenimle konuşur musun ricasını iletiyor. bebekliğinde uykusunun ağır olmasını ve uykuyu sevmesi hoşuma giderdi. İlk yılımızda sabahları ben uyanana değin uyuduğundan kime bahsetsem elini duvarlara vurur aman nazar değmesin derlerdi. Oğlum uykusunu biraz daha alsın diye işbaşı yapma saatimi her gün biraz daha ileri aldım, yakında bu konuda kimse gözümün yaşına bakmayacak.
Dün gece saat onda dişlerini zorla fırçalattım ve babaya iyi geceler diletip odasına götürdüm, ışıkları kapattım ki karanlıkta uyumayı sever, kitap okuma yerine masal uydurup anlatma yolunu seçtim. Sürekli uykusunun olmadığını tekrarladı durdu. Bir süre sonra mızırdanması değişti. Elma yemek istiyorum dedi, ardından börek yemek istiyorum dedi, olmadı nescafe istedi. Dişler fırçalandıktan sonra üstelik uyku saatinde bir şey yeme içmesinin mümkün olmadığını tekrarladım. Ağladı, sızladı bu gece uyumasa olmaz mıymış??? Hiç uykusu yokmuş ki, verdiğim uyku getirici taktiklerin heps,ne kulaklarını tıkadı, masallarımdan da sıkıldı. Pencerden dışarı bakmak istemesine sesimi çıkarmadım bir süre boş çocuk parkına ve sokağa baktı ki içeriye babamız girdi, uyumadığımızı görünce şaşırdı ki saat on biri çeyrek geçiyordu. babamız da uyku saatimiz diyerek yanımıza yattı. Sessizce hepimiz uykuya geçmeye çalışacaktık fakat ne mümkün bizim hacıyatmazın sesi hiç kesilmedi ki.. Önce tuvalate gitmek istedi, sonra vaz geçti gerek yokmuş, bu kez süt içmek istedi, böreeeeekk diye uzun uzun ağladı. Sonuda eşim krem peynirli bir dilim ekmek yemesi için mutfağa götürdü. Tekrar yatağa geldi ama hiç uykusu olmadığını yineleyip durdu. Mızırdanmaya tam gaz devam ediyordu ki, eşim sanki erkek kardeşimle birlikte teknede balık avlıyormuş ve konuşuyormuş gibi mırıldanmaya başladı. Güya denizde dalgalar vardı ve her ikisi de olta atmışlardı. Arada balıklar için uygun yemi seçip seçmediklerini tartışıyorlarmış gibi sürdürdü konuşmalarını. Oğlumun sesi anında kesildi. Bende uyuyormuş gibi bekledim. Yarım saati aşkın bir süre eşim balık avını canlandırdı durdu, bir ara kıpırdanıp döndüm ve oğlumun ışıl ışıl gözleriyle burun buruna geldim. hayordır der gibi bir göz işareti yaptım. ağzı kulaklarında bana babasını gösterdi: Uykusunda konuşuyor anneeee!!
Eşim balık avı konusunda bir on dakika daha direndi, ama baktık ki bizimkinin hiiiiç uyuyacağa benzer bir hali yok, dahası babasına bakıp bakıp kikirdiyor, sonunda bizde gülmeye başladık. Ben on ikiye doğru uyumuşum, oğlum ise bizden sonra uykuya daldı. Sabah yine aynı manzara yaşandı.

14 Ağustos 2008 Perşembe

İÇ SES


Kendime kızıyorum. Çünkü sürekli konuşan bir iç sesim var. Kendime kızgınlığım da bu sesi sürekli konuşturuyor olmamdan kaynaklanıyor. Beynim bir düşünceden diğerine öyle hızlı akıyor ki, düşünceler arasında koşturmaktan yoruluyorum. Kendimi bildim bileli hiç bir şey düşünmeden geçirdiğim bir an bile yok. Bazen uyku öncesi eşime seslenir; merakla sorarım "Ne düşünüyorsun" diye "hiçbir şey" diye cevap verir. Üstelesem de hiç bir şey düşünmeden sadece uyumaya çalıştığını söyler. Gerçekten hiç bir şey düşünmüyor olamayacağını kabullenmek benim için çok zor. Düşünmemek de bir şeyi düşünmektir bana göre. Tekrar sorarım, kafasında gerçekten hiç bir şeyi düşünmediği anları olup olmadığını. Ben hiç böyle bir yokluk bilmediğimden algılamam da zor oluyor.
Oysa benim beynim kaynayan bir kazan gibidir. Birbiriyle bağlantılı, bağlantısız düşünceler birbirini kovalar durur. İç sesimin her zaman söyleyeceği bir şeyleri vardır. Dışarıdan bakıldığında genellikle sakin bir insan gibi görünsem de içim kaynar durur.
Bazen düşüncelerimi belli bir konuda yoğunlaştırabilirim. Ama yoğunlaştığım nokta beni çok geren bir konu ya da gerçekleşmesini bir an önce istediğim bir duruma yönelikse işte o zaman bu yoğunlaşma tehlike arz eder.

13 Ağustos 2008 Çarşamba

GÖLGELER DEĞİŞİNCE



Hayat öyle bir noktaya alır ki doğup büyüdüğün yerden çıkar haritada ismini bile bilmediğin bir yerde yeni bir yaşamın kucağına atılırsın. Sevdiklerin, ailen, her sokağını karış karış bildiğin yeri, o güne kadar yaşanmış tüm anılarla bırakıp gitmek gerekir.
Gözün arkada kala kala....
Gidersin.
Sonra özlem başlar. Başa çıkılması zor bir özlem. Her şeyi özlersin, oradayken sana rahatsızlık veren şeyler bile özlenir.
Bir gün kavuşursun. Kısa süreli bir kavuşma yaşanır. Her şey aynıdır. Hatta her ey eskisinden de daha güzeldir. Buralar bırakılır da gidilir mi... Gitmek istemiyorum diye seslenir durur içindeki ses. Kucaklaşmaların süresi uzar, her an fotoğraflanmak istenir.
Yeniden gitme vakti geldiğinde gözyaşlarını kimse tutamaz ve gidiş yolu... Yeni hayatta yine özlem karşılar seni, özlem ve yeni yere yabancılık hiiiiç barışamazlar.
Bu seneryo bir kaç kez daha tekrarlanır.
Giden, özlemle döner her seferinde. Ame bir süre sonra tekrar geldiğinde her şey eskisinden daha güzel değildir. Buraya bakarken orayı ister istemez göz önüne getirir. Her kare başka bir kareyi çağrıştırır.
Değişim....
Değişimle yüz yüze gelinir bu kez. Ne kişiler aynı kalmıştır, ne sokaklar. Ne çocuklar çocuk kalır, ne büyükler büyük. Gölgeleri bile değişmiştir her şeyin. Ama en kötüsü , artık diğer yerdeki yaşamı da özlemeye başlarsın ya... İnsanın içini en çok o acıtır.

25 Temmuz 2008 Cuma

Sözün bittiği yer ...

Bugün bir açılışa davetliydim. Asansörle törenin yapılacağı kata çıkarken görevlinin biri elinde ayaklı saksılı bir yapma çiçekle asansöre bindi. Tüm hediye çiçekler gibi saksıya bir kuşak yerleştirilmiş ve gönderen yerin ismi yazılmıştı. Gözlerim biraz daha geriye kayınca saksının ayaklarının dört duvarına da "demirbaş" mühürünün basılmış olduğunu ve demirbaş numarası verildiğini gördüm. Öyle şaşırdım ki, açılış boyunca o saksıdan ve çiçekten gözümü alamadım. Demirbaşlarını göndermişler :)
***
Açılıştayız. Uzun koridora sıra sıra masalar yerleştirilmiş; büyük servis tabakları içerisine aperatif yiyecekler konulmuştu. Tabakların büyük kısmı tüketilmiş, elimizde içeceklerimizle sohbet ederken, emekli öğretim üyelerimizden oldukça yaşlı bir hanım elinde poşeti ile masamıza yaklaştı, servis çatallarını kullanmaya gerek duymadı. Parmaklarıyla bir kaç baget alıp poşete attıktan sonra bize dönüp üzeri galeta unuyla kaplanmış patatesleri göstererek onların ne olduğunu, baharat içerip içermediğini sordu. Tam o anda "köpeğiniz mi var hocam?" diye sormaya hazırlanıyordum ki; "iğne oldum, bir süre beklemem gerekiyor da .." açıklamasını yaptı. Yanımdaki arkadaşıma tam sormayı düşündüğüm sorudan bahsettim, ikimiz de koptuk. O hanım bir kaç çeşit daha yiyeceği poşete attıktan sonra aynı poşete baklava ve meyve de ilave edip kendince bir garnitür oluşturup masamızdan uzaklaşırken benim sormayı düşündüğüm soru masadaki diğer kişilere de aktarıldı ve bir çoğu arkalarını dönüp uzun süre güldüler. Hanım masadan uzaklaştığında ben halen poşetteki birbiriyle alakasız yiyecek çeşitlerinden oluşmuş karışımı gözümün önünden silmeye çalışıyordum.
***
Bu iki olay beni ve arkadaşlarımı epeyce eğlendirince, arkadaşlarımdan biri bana geçmişte yaşadığım bir olayı hatırlattı ve gülmelerimiz ikiye katlandı:

İşe alındığım ilk seneydi. Personel yemekhanesi her zamanki gibi kalabalık, bense her zamanki gibi ağır ilerleyen kuyruğa girmiş elimde tepsimle bekliyorum. Arkamdaki hanımın türbanlı oluşu dikkatimi çekti. Bir süre hanımı inceledim. Benden bardaklara uzanmamı rica ettiğinde kendimi tutamadım: "Siz türbanla mı çalışıyorsunuz?" diye sordum. Evet yanıtını alınca daha da ileriye gittim: "Bir kamu alanında türbanla çalışmanıza nasıl müsaade ediliyor?" Kadının cevabı: "Ben morgta çalışıyorum". Kadın meğer ölü yıkayıcılığı yapıyormuş.
İşte o an sözün bittiği yerdeydim..

24 Haziran 2008 Salı

DÜŞ - MAVİ

Ben düşmaviyim... Bazen fırtınalı, bazen umarsız. Bazen dibi görünmeyen bir karanlık. Bazen turkuaz şeffaflığında bir ışık hüzmesi...
Sessiz çığlıklar atarken bedenim dimdik durur rüzgara karşı... Maviliklerimde boğulur kederim, isyanım. Bazen köpük köpük mavi olurum.

Küçük bir kızken en sevdiğim renkti mavi. Büyüklerimin bana giydirmeye pek hevesli olduğu pembe elbiseleri inatla reddederek en mavi giysileri beğenirdim kendime. En yakın arkadaşlarım hatta kız kardeşim pembelerle donatırken odalarını, yaşamlarını, ben kendime ayrı bir köşe arardım. Siz kızsınız derdim, kız çocukları pembeyi sever, hep mutludurlar.

Ancak hayat kederle, acı ve isyanlarla doluydu. Annemin rahatsızlığıyla boğuşmak zorundaydık. Evin en büyük çocuğuydum. Her yeni gün sırtıma yeni yeni sorumluluklar yüklüyordu. Hayat beni daha çocuk olamadan çabucak olgunlaştırdı. Pembeden uzak maviliklerde yürüdüm. Bazen siyahtan daha siyahtı mavilikler bazen de beyazdan daha beyaz.

Yıllar yılları kovaladı. Ben hep mavi giydim. Annem iyileşti. Çok şey değişti. Ama ben hep büyük kaldım. Olgun, büyük. Aşık oldum, mavi gözlü bir adama. beni kollarına aldığı anda duyduğum sonsuz mutluluk ve güven hissini hatırlayarak :Sen düşmavisin dedim. Düşerinde kaybolmak istediğim düşmavim...

Sonra sadece bir düş kadar mavi olduğunu gördüm. Ben onu mavileştirdiğim sürece maviydi. Ve dedim ki düş mavi benim aslında. Sürekli maviliklere uzanan açılan benim yüreğim, benim düşlerim.

Daha da büyüdüm. Mini mini bir oğlan doğurduğum. Her yerine, her şeyine aşık olduğum. Oğlum dünyaya çocuk çocuk baktıkça ben pembelere yer açtım dünyamda. pembe giysiler giydim, küçük kız çocukları gibi. Artık gardrobumda mavilerin arasında pembeler var fuşyaya kadar uzanan.

Şimdi her renk ayrı bir keyif veriyor bana... Her rengi sonuna kadar yaşamak istiyor bedenim. Hayat renkleriyle güzel...

20 Haziran 2008 Cuma

GEVEZEYİM, GEVEZESİN, GEVEZE



Sevgili blog arkadaşlarım, değerli okuyucularım sizlerle birazcık dertleşeyim. Bilenler bilir ben konuşmayı, anlatmayı, paylaşmayı çoook hemde çok severim. İşte oğlum dünyaya geldiğinde de, anne şefkatiynen bağrıma yerleştirir, kendisine hayata dair bilimum bilgileri aktarmaya çalışırdım. Mesele küçük böcüğüme oğlum bak bu elektrik düğmesi, bak bastım, yandıııı, şimdi de söndüü, bak burası mutfak, şurası oturma odamız gibi bilgilendirmelere fırsat buldukça devam ederdim. Hatta bu konuşma işine daha anne karnında minicik bir fetüsken başlamış idim. Şimdiki bebeler ordayken bile her şeyi anlıyorlar diyerek klasik müzik eşliğinde sohbet edip, nasreddin hoca fıkralarına kadar uzanan değişik kitaplar okumuştum.
Yavruceğizim dünyaya gözünü açtığı andan itibaren benim anlattıklarımla dünyayı yavaş yavaş keşfetti, tanıdı. Çok da iyi bir dinleyiciydi. İlk dört yılımızda ona alınan kitaplarla odamızda kitapları koyacak yer bulamaz olduk. Ben annesi olarak düşündüm ki, kelime haznesi ne kadar geniş olursa o kadar iyi olur.

Sayın okuyucularım daha ben anlatmadan sonumuzu tahmin ettiğinizi anlıyorum, ancak dedim ya taa baştan dertleşeceğim diye. Ben içimi dökücem, inşallah sizler de sonuna kadar okyucaksınız. Başladınız bir kere :)
İşte ne diyordum, benim minik bal böceği çok iyi bir dinleyiciydi. Meğerse kayıttaymış kayıttaaaa... Şimdi bu henüz beş yaşını iki üç ay geçmiş şu sıpam var ya artık gün boyu konuşur bir halde. Hatta kendisini on tane çocuğun içine koy, avaz avaz bağırmak durumunda kalsa bile on tanesinin de dinlemesi için sürekli konuşuyor.
Başlarda en sevdiğimiz etkinliklerden biri gün içi sohbet vakitlerimizdi. Ben mutfakta yemek hazırlarken, yahut wc.de tuvaletini yaptırırken sohbetlerini pek severdim. Konuş evladım konuş derdim. Konuşan Türkiye'nin konuşan bireylerinden biri ol. Susma sustukça..., koyun gibi güdülenlerden olma ... Özgüvenli ol.
Neyse uzatmayayım da geleyim yine bu güne. Oğlum sağ olsun geniş bir kelime haznesi ile öylesine bir konuşma yetisine sahip oldu ki, her zaman her konuda uzun uzun yorumları oluyor. Her zaman konuşacak anlatacak bir şeyleri var. 6 saatlik araba yolculuğunda aralıksız sohbet edebiliyor. Girdiği her ortamda, küçüklü büyüklü insanların arasında bulunduğunda "size bir şey söyleyeyim mi" ile başlayan sayısız cümleler kuruyor.
Bazen yorumları çok hoşuma gidiyor. Doğrudan tarafsız bir gözle ve tamamen farklı bir pencereden bakış açısı sergileyebiliyor ve hayran bırakıyor bizleri. Ancak sorun nerede durması gerektiğini bilmiyor. Her zaman topluluğa hitap ederk konuşuyor.Örneğin 5 kişilik bir ortamda sadece X' in ilgisini çekebilecek bir konuyu diğer dört kişinin de dinlemesi için sesini yükseltip, kendisini herkesin dinlemesini istiyor. Hep ortaya hitap ediyor, sanırım bunun bir buçuk yaşından beri okula gitmesinin etkisi büyük, sanki her an 25 kişilik sınıfındaymış gibi davranıyor.
Geçenlerde öğretmeni ile konuştuğumuzda aynı şeyden yakınıyordu. Pazartesi sabahı çocukları mindere oturtuyorum, hafta sonu ne?..., daha cümlem bitmeden bal böceğiniz hafta sonunu nasıl geçiridiğini anlatıyor. Polis diyorum örneğin, biz bir kere giderken babam kırmızı ışıkta ...., doktor diyorum diyor, hemen doktorla ilgili bir anı, elime bir oyuncak alıp konuşturmak istiyorum, ve yine oğlunuz bana sesleniyor dedi.
Manzarayı tahmin edebiliyorum. Anlatması, paylaşması gerçekten güzel, öz güvenli oluşu da. Hem bu durumunu korumalı hem de ilk okula başlamadan önce ne zaman konuşup ne zaman susması gerektiği bilincinin yerleşmesini istiyorum. Büyüklerin sözünü sık sık kesip araya kendi cümlelerini ekliyor.
Çevresindeki çocukların çoğunun, üfff amma da çok konuşuyor uyarıları ile biraz gerileyip, yüz ifadesinin değiştiğini gördüğümde üzülüyorum. Ancak hemen daha ilginç bir şey anlatma yoluna gidiyor.
Bizleri dinlediği de oluyor tabi ancak süslü kelimeleriyle uzun uzun anlatımlar yaptığında eğer dikkatinizin dağıldığını hissederse yüzünüzü çevirdiği, defalarca baştan alıp tekrar konuya girdiği ve en kötüsü sesini yükselterek en baştan anlattığı oluyor. Böyle durumlarda sözlü uyarıyoruz. Ancak çevresindeki kişilerin sabrına göre "bir dakika sus, sus da motorun soğusun ... gibi cümleleri çok sık duyar oldu.
Sözümüzü kestiğinde yaptığı davranışın doğru olmadığını benim sözümü bitirmesi gerektiğini hatırlatıp bekletiyorum. Sıkılarak bekliyor tabiiki. Ama bir sonrakinde unutup tekrar söz kesiyor. İkiden fazla kişinin olduğu zamanlarda herkesin onu dinlemesi gerekmediğini anlatıyorum. Son günlerde herkes sabrının sonunda ve gerek okulda gerekse dışarıda sık sık susması söyleniyor ve bazen sert uyarılar alıyor. Hatta babamız bile eve dönüş sırasında sinirlenip araba kullanırken dikkatini dağıttığını iddia ederek bozup atıyor çocuğumu çoğu kere.
Biraz tatil yapabilmesi için iki ay okula göndermeme kararı aldık. Bu süreçte davranış kalıplarını biraz değiştirmek ve sıra ile konuşmayı yerleştirmek istiyorum. Tabii ki kalbini kırmadan, tabiki sürekli geveze olduğunu tekrarlamadan. Bilinçli yaklaşabilmek, öz güvenini kırmak istemiyorum. Birde okuma yazmayı öğrendiği ilk yıldan itibaren paylaşımlarını yazı ile yapmasını isteyeceğim :P)iyi kompozisyonlar yazacağını düşünüyorum.
Bu konuda tecrübeli annelerin görüşve önerilerine çok ihtiyaç duyduğumu da eklemek isterim. sayın okuyucularım nihayet bitti... Gidip çay molası verebilirsiniz ..

17 Haziran 2008 Salı

Fotoğrafın Dili - Kelime Atölyesi (5. Çalışma)



Diğer kelime oyuncusu arkadaşlarım gibi bu fotoğraf da aldı beni çocukluğuma götürdü. Her zaman zayıf ve bu zayıflıkla boyumu daha da uzun gösteren, çubuk kraker gibi bir kız olup üç kardeşin içinde en büyüğüydüm.

Kız kardeşim ve diğer komşu kızlarıyla sessizce yatak odasına girdik. Kız kardeşim Hanim teyzeye beş çayı içmeye giden anneme yakalanmayalım diye sokak kapısını gözetliyordu. Ben diğer kızlarla gardroba yöneldim. İlk önce saten gecelikler aramızda bölüştürüldü, en göz alıcı olanları tabiki kendime ve kız kardeşime almıştım. Ardından şifon tüller ve eşarpları seçtik. Şifonyerdeki makyaj çekmecesini açıp biraz göz farı, ruj ve allık toparladık çekmeceden. Ben banyoda üstümü değiştirecektim. Diğerleri sıra ile çocuk odasında. Herkes saten geceliklerini giydi.Bellerimize şifonlar sardık, tülleri pelerin gibi omzumuza astık. Makyaj işimiz de bitince koştuk arka taraftaki avluya. Bütün bu hazırlıklar "şarkıcılık" oyunu içindi. Bu yarışmaya erkekler giremiyor ve seyretmelerine de izin verilmiyordu. Arada gecelik giymediğimiz zamanlarda bir kaçımızın annesi seyirci olarak izleyebilir, puanlamaya yardım edebilirdi. Kimimiz Emel sayın, kimimiz Füsun Önal olurduk. O dönemin popüler şarkılarını en kokoş - cilveli, en duygusal hallerimizi takınarak söyler; saç fırçalarından, deodorant kutularından mikrofonlar yapardık. Annem bizi yarı çıplak geceliklerle gördüğünde çok kızardı.Birde mahalle çocukları tarafından yağmalanan makyaj malzemeleri yüzünden az ceza almamıştık. Ben grup lideri olarak her şeyi göze alır, onca çocuğu eve toplar, her birini giydirir, hazırlardım. Arada teyip açıp dans eder, ses kaydı yapıp kendimize özel kasetler de hazırlardık. "Dom Dom kurşunu" şarkısı eşliğinde göbek atma turnuvalarımız olur du ki hiç unutmam...

Zor



Kirli sakallarının arasında neredeyse kaybolmuş dudaklarının arasına bir sigara yerleştirdi. Dükkanın önüne attığı taburenin üzerine oturdu. Bir yandan sigarasını tüttürürken, bir yandan düşünüyordu. Sigarasını bir nefeste içti bitirdi. İzmariti kül tablasında ezerken gözleri ellerine takıldı kaldı. Parmaklarının her biri ham kütükler gibi kalınlaşmıştı. Her gün işlenmesi için tezgahının üzerinde yer alan blok tahta parçalarından biri gibiydiler. Bir zamanlar ne kadar yakışıklı bir delikanlı olduğunu anımsadı. Hele birde ispanyol paça bej rengi pantolonunu giydiği günlerde köşe başından döner dönmez mahalle kızlarının gözlerini üzerinde hissederdi. Filinta gibiydi filintaaa. Saçları şekillensin diye sürekli limon kullandığı için arkadaşları "limon" diye takılırlardı ona. Ya bugün, eve bir parça ekmek götürme telaşı adına babadan kalma marangoz atölyesinde saatlerin nasıl aktığını fark etmeden gündüzü geceye bağlıyordu. Biliyordu ki akşamları kendini karşılamak için kapıya koşan karısı kendinden çok üzerindeki talaş tozlarını ve yanık tahta kokusunu karşılıyordu. Zaman geçtikçe daha az çalışıp eve daha yorgun gelmeye başlamıştı. Eskisi gibi eşe dosta gitmek de gelmiyordu içinden talaş tozuna karışmış saçını sakalını temizlemek, temiz giysiler giyinmek için duşa girdiği anda günün tüm ağırlığı üzerine üzerine geliyordu. "Siz gidin, selam söyleyin. Ben odaya geçip yatıcam" sözü artık ev halkının nerdeyse ezberlediği sözlerdendi. Bazı geceler kulağının arkasına yerleştirdiği kalemi unutup o şekilde eve geldiği de olurdu. Yakışıklı Limon Hayri şimdi "marangoz Hayri" ydi sadece.
..
Mutfağı güzelce toparlayıp, ocağın üzerini de temizledikten sonra çaydanlığa uzanıp, iki bardak çay doldurdu. Salona geçti, kocasına çay bardağını uzatırken gözü oğlana takıldı. Ödevlerine göz gezdirmek için oğlanın yakınına oturdu, çayını da oraya taşıdı. Bir süre birlikte matematik çalıştılar, ardından özeti çıkarılacak bir öyüküyü iki kez okudular. Özeti yazdırırken oğlunun yazısındaki imla hatalarını tek tek kntrol ettirip düzelttirdi. Ezberlenecek şiiri olduğunu duyunca sen ezberlemeye çalış, hazır olduğunda bana seslen seni bir dinleyeyim dedi.
Eşi televizyon izliyordu. Kendi de oturup biraz T.V. izlemeyi düşündü. Çayı soğumuştu. Tazelemek için mutfağa geçti. Buzdolabının üzerindeki "elektirk faturası son gün" notunu görünce faturayı alıp eşine vermek için koridora çıktı, banyonun açık kalmış ışığını fark etti. İçerisi boştu. Işığı söndürmeden önce kirli sepetinin yarı açık ağzından etrafa dağılmış çamaşırları toparladı. Çok çamaşır birikmişti. Açık renk olanları ayırdı, makineye yerleştirip çalıştırdı. Işığı söndürüp çıktı.
Oğlanın odasının önünden geçerken halının üzerinde dağılmış oyuncakları alıp oyuncak sepetlerine yerleştirdi. Kamyonları, uçakları, legoları gruplayıp her birini ayrı sepetlere yerleştirdi. Odadan bulduğu iki üç parça kirli çamaşırı kucaklayıp tekrar banyoya gitti.
Koridordan geçerken ayağına terlikler takıldı. Sendeledi. Biri ters olan terliği düzelti, duvarın kenarına itti. Telefonun kablosunu düzeltti, yine öyle bir dolanmıştı ki, halının üzerine doğru döne döne inen ahizeye bakarken arkadaşını araması gerektiğini hatırladı. Numarayı çevirirken aynadaki yansımasına takıldı gözleri... Sabahki makyajı göz kapaklarında siyahımsı bir leke gibi kalmıştı. Ne çirkin görünüyordu. Halen eritemedim şu göbeği dedi, saçlarının da uçları kırılmıştı. Kuaföre gitmek gerekiyordu. Telefon cevap vermeyince tekrar koridordan salona geçecekken, mutfakta tezgahın üzerinde unuttuğu çayını hatırladı. Çok soğumuştu. Tekrar doldurup, salona elinde çay bardağıyla dönerken kocası koltuğun üzerinde çoktan uyumuştu. Oğlan seslenince yanına gitti, şiirini dinledi, vurgulamara dikkat etmesi için iki kez de kendi okudu, sonra tekrar oğlana okuttu. Ev ödevleri tamamdı. Oğlana yatma vaktinin geldiğini hatırlatıp banyoya gönderdi. Çayı sehpanın üzerinde soğuyordu yine. Sehpanın örtüsünü düzellti, Silgi parçalarını peçeteyle kültablasına toplayıp, çoktan rüya alemine gitmiş eşine seslendi. Eşi onu duymuyodu bile başına gitti tekrar selendi, çekiştirdi. ayaklarından asılınca doğruldu kocası, yalpalayarak yatak odasına doğru yöneldi. Aklına oğlu gelince tekrar koridora çıktı. Dişlerin fırçalanıp fırçalanmadığını kontrol edip tekrar banyoya gönderdi. Ardından oğlanı yatırıp ışığını söndürdü. Salona son kez girdiğinde saatin epeyce ilerlemiş olduğunu gördü. Yine soğuk çayını aldı, kül tablasını, boş meyve tabaklarını tepsiye dizdi, sehpanın biblolarını yerşeltirdi. resim çervelerini düzellti. Uykusu gelmişti. Banyoda yüzünü güzelce yıkayıp yatak odasına geçtiğinde kitaba gözü ilişti. Ayyy bu gün de devam edemeyecekti, oysa en heyecanlı yerinde kalmıştı. Kitabı aldı ama gözleri öyle ağırlaşmıştı ki, elektrik faturasını sanah kocasına hatırlatmak üzere kitabın üzerine bırakıp ışığı söndürdü.
.....

12 Haziran 2008 Perşembe

RÜZGARIN FISILTISI

Ormanda yürüyüş yapıyoruz
Minik bedeniyle yanımda ilerlerken,
Zaman zaman duraklayıp kaygılı adımlar atıyor,
Elimi daha sıkı tutuyor.
Gözleri mutlu mutlu gülümsüyor.
Arada uyarıyor beni:"Bir ses duydum, aslan sesi olabilir mi,
yolumuza filler çıkar mı?"
Çok uzaklaşmayalım, istersen kaybolmayalım diye küçük taşlar atalım yollara ..."

Gölgemize bakıyorum, tam bir bacak boyunda küçük oğlum.
Rüzgar en güzel şarkılarını fısıldıyor kulağıma...
Derin bir nefes alıp, iyice kokluyorum mis gibi havayı.
Ciğerlerimi mutluluk dolduruyor.
Şu an hiç bitmesin, ben dünyanın en mutlu kadınıyım

FISILTI



Bugün çabucak bitsin,yarın olsun istedim.
Yarına erişince, iç sesim
"bugün çabucak dün olsun" diye fısıldadı.
Her günüm anı oldu.
Fısıltılar hiç durmadı, çabuk, daha çabuk diye...
Na zaman bugün oldu anlamadım?

31 Mayıs 2008 Cumartesi

CAN DOSTU

İçim rahatladı diye tekrarladı kendi kendine; ardından derin bir ohhh çekti. İyiki aramıştı. Keşke daha önce yapsaydı. Aslında defalarca aramak istemiş ama ne kendi tepkisini ne de arkadaşının tepkilerini kontrol edemeyeceğini düşünüp çekinmişti. Ne diyecekti telefonu açtığında, kelimleri bir türlü seçip sıralayamıyordu. Çok kere aramaya yüzüm yok diye düşünmüş, ardından o da aramaya yüzüm yok diye düşünüp aramıyor belki demiş, sonunda da bir kere daha adım atan ben olmayacağım deyip hüzünle ayrılmıştı telefonun başından. İki yıldan fazla olmuşlardı hiç görüşmeyeli, hiç haberleşmiyorlardı. Birbirlerinin hayatlarından çıkmışlardı. Aslında hayatından çıkardığını sanıyordu, sadece günlük koşuşturmalara dalmış, hayatına yeni merhabalar katmış, günün rutinine vermişti kendini. Arkadaşı, can arkadaşı önce yüreğinde bir hüzün bulutu oldu. Sonraları adını andıkça kalp kırıklığı yaşadı. Daha sonraları da silik bir hatıra , belli belirsiz bir görüntü yerini aldı. Son aylarda ne kalp kırıklığı, ne sızı kalmıştı. Sadece sesini tekrar duymayı ve dostluklarını tekrar yeşertmeyi istiyordu.
Aslında hiç çıkmamıştı aklından, nasıl çıksındı ki, on bir yıl beraber büyümüşlerdi.Ne çok şey paylaşmışlardı. Genç kızlığına ilişkin her anının içinde o vardı.... Beraber dilek hazırladıkları hıdrellez akşamları, ilk aşkları, beş çayı sohbetleri, balkondan balkona fısıldaşmalar, dahası hep gülen yüzler, şen şakrak iki genç kız.
İlk önce o evlenmişti, ne kadar keyif alıyordu yeni evli arkadaşının evinde bir fincan kahve içip , sarı renkli deri koltuklarda birbilerine kahve falı bakıp, gülüşmekten. Bir kaç yıl sonra teyze de yapmıştı arkadaşı onu.
Sonra o kara gün, can arkadaşının annesini kaybettikleri o kara gün. Gebe olduğu için annesi saklamıştı bu haberi, aylar sonra duyduğunda inananamış hemen arkadaşının yanına koşmuştu. Annesi ile çok iyi arkadaştı arkadaşının annesi. Beraberce göz yaşı dökmüşlerdi gidene... Fakat daha seyrek görüşür oldular. Aslında anlıyordu, annesinin ölümünden sonra arkadaşı girdiği depresyondan sıyrılamıyordu, belki ona annesini çağrıştıran her şeyden kaçmak mı istiyordu nedir, güzel aile dostluklarını yavaş yavaş kaybettiriyordu. Artık daha seyrek arıyor, özel günleri atlıyordu.
Sonra kendisi de evlenince yeni koşuşturmalar arasında kendisi de bu seyrek görüşmeleri kabullenir olmuştu. Oğlu dünyaya geldiğinde arkadaşının oğlu kardeşi var saymıştı, doğum izninde yine görüşmeleri sıklaştırsa da kendisi arayıp bulmadıkça merhaba demez olmuştu can arkadaşı...
Bir gün ikinci kez teyze olacağını öğredi, kısa bir süre sonra da arkadaşı doğum yaptığını haber verdi, bu kez bir kızı olmuştu. Koşup gidemedi o anda, başka meşguliyetleri vardı, araya aylar girdi, ardından kardeşinin düğününe çağırdı, gelmedi can arkadaşı, sonra duydu ki onun erkek kardeşi de evlenmiş, fakat davet bile edilmemişti. Git gide kırgınlık duymaya başladı.
İşte böyle duygularla koskocaaa iki yıl geçti, hatta daha fazla. Ancak az önce telefonda "alo" der demez seslerini tanımışlar, ilk sözleri seni çok özledim ve seni çok seviyorum olmuş, göz yaşları karışmıştı konuşmalara; sonraki kelimeler kendiliğinden akıp gelmişti. Geçen sürede olup bitenler hayatlarındaki değişiklikler kısaca anlatılmış, en çok çocuklara ilişkin sorular sorulmuş, beraber büyüdükleri apartmandan bir komşularının vefat haberine yine beraber üzülmüşlerdi. Tam düşündüğü gibi olmuştu, her ikisi de gönüllerinin bir olduğunu araya ne kadar mesafe girerse girsin dostluklarının hep baki kalacağını biliyorlardı. En kısa zamanda görüşelim deyip telefonu kapattığında yüzünde kocaman bir gülümseme vardı.
Bir kere daha ohhh dedi, kuş gibi hafflemişti, mutfağa gidip hazırladığı kahvenin kokusunu derin derin çekti içine ve anıların içine bıraktı kendini...

28 Mayıs 2008 Çarşamba

Molaaaa - Tatil

19 mayıs tatilini bahane edip kalan dört gün için de izin alarak, Ankara'ya görümcemi ziyarete gittik. Kayınvalemi de yanımıza aldık. Hep beraber gezdik tozduk, bu mola nasıl iyi geldi anlatamam... Güzel ülkemizde gezilip görülecek öyle güzel yerler var ki..
İlk olarak Anakra yolunda Afyon-Dinar yolu üzerindeki Suçıkan parkında bir mola verdik. Burası Büyük Menderes nehrinin doğduğu yer. Şelalesi, minik bir göleti ve çay bahçesiyle oldukça güzel bir mola yeriydi.





Ardından ilk olarak Beypazarı ilçesini ziyaret ettik. Safranbolu evlerini andıran otantik konak-evleri ve yöresel her şeyin satıldığı çarşısı ile beypazarını çok sevdik. Halkı çok sıcak insanlar, en çok da Atatürkçü oluşları ilgimi çekti, konaklardan birkaçı müze olarak düzenlenmiş. Müzeleri ziyaret ettik. Alış veriş yaptık. Eğer yolunuz bir gün beypazarına düşerse beypazarı kurusundan mutlaka tatmanızı tavsiye ederim.



Beypazarı civarındaki mesire yerlerinini birinde piknik yapıp günü tamamladık. Bir sonraki durağımız Nallıhan'dı. Burada görülecek çok fazla yer var, kuş cennet, türbeler, şelale, piknik yerleri. Ancak tercih edeceğimiz yerer arasındaki mesafeler yaklaşık 50-60 km olunca birbiribne yakın görünen kuş cenneti ve uyuz şelalesini gezmeyi seçtik. Uyuz şelalesi için yaklaşık 7 km dağ yolunu tırmanmak gerekliydi. Ancak yol bitiminde dağın zirvesinde mükemmel bir piknik alanına ulaştık, şelalenin suyu azdı ama manzarası ve piknik lanında şırıl şırıl akan içilebilir kaynak suyu ile doğayla iç içe bir gün yaşadık. Çoluk çocuk oksijene ve mis gbi pınar suyuna doyduk. Gözümüz gönlümüz açıldı. Alttaki resimde kuş cenneti görünüyor.



Şuradada da şelaleyi uzaktan görüntülemye çalıştım:

Ankarada geçiridğimiz akşamların birinde keçiörenin yenilenmiş çehresini görünce şelalerin üzerindeki özbekelrin işlettiği çay bahçesinde muhteşem manzara eşliğinde çayımızı içtik, Estergon kalesi müzesini ziyaret ettik, göldeki ördekleri izledik.
Ertesi sabah Harikalar diyarına gittik Çocukların muhakka götürülmesi gereken yerlerden biri de burası, çizgifilm kahramanlarının maketlerinden oluşturulmuş büyük bir park alanı, oyun parkı, gölet, akülü arabalar vs. içinde her şey var. Başka bir gün evimize oldukça yakın olan Göksu parktaydık.
Son olarak Kızılcahamam' ı ziyaret ettik. Uyuz şelalesi piknik alanı kadar çim içermediği zemin genellikle taşlı olduğu için biraz zorlandık, soğuk su piknik yerinde gerçekten buz gibi su içtik. Pikniğimizi tamamladıktan sonra dolaşmaya çıkınca görüdk ki piknik yerleri dağın zirvesine kadar devam ediyor ve dağın hemen hemen her tarafına piknik masaları yerleştirilmiş, soğuksudan biraz uzaklaşınca muhteşem manzaralı köyler ve çiftlik evleriyle karşılaştık.
Oldukça güzel bir tatil ve kesinlikle iyi bir mola oldu. Şimdi mi tatil bitti ve iş başı :(( Hem evde hem işte kaldığımız yerden devam..

Buradayım :)



Uzun zamandır blogumu ve diğer blogcu arkadaşlarımı ihmal ettim. Çok yoğun bir tempo içerisindeyim. İlk önce işyerimde büyük bir tadilat yaşandı. Masalarımızda toz topraktan çalışmaz hale gelince toplantı salonunu geçici olarak büro yaptık, badana işimizi de halletikten sonra taşınma ve yerleşme nedeniyle oldukça yorucu geçti günler. Bitmeyen kabusum dişlerim nedeniyle haftanın en az bir gününü dişçide geçiriyorum. Dişçiyle randevumun olmadığı günlerde de yapıştırıcısı düşen geçici dişlerim nedeniyle ekstradan dişçi ziyaretlerim oluyor ki çıldırmak üzereyim, bir an önce her şeyi rahatça yiyebileceğim dişlere kavuşmak için sabırsızlanıyorum ama benden nerdeyse peygamber sabrı bekliyorlar. Erik, şeftali ve bilimum yaz meyvelerinin pazar sergilerini doldurduğu şu günlerde kütür kütür yiyemediğim her şeye sinirleniyorum. Neredeyse büyükşehir belediyesinin yol yapım çalışmalarına benzer manzaralarla yani açılıp kapanmamış çukurlar, sürekli değişen kaldırım taşlarına benzer haldeki bir ağızla kaç aydır yaşıyorum tahmin edemezsiniz.
İşyerimizdeki tadilatın ardından evimizde de tadilatlar başlatma kararı aldık. İlk olarak yatak odamıza duvardan duvara bir gardrop, oturma odamıza yüklük, koridora vestiyer ve banyolarımıza hilton dolap yaptıracağız. Geçen iki haftayı ustalarla geçirdik, keşfe geldiler, ölçü aldılar, fiyat verdiler. Bu arada ben de eşyalarıma göre ihtiyaçlarımı belirleme ve hatta çizimler oluşturmakla uğraştım. İlk anda bir usta gelsin ve evimde mucizeler yaratsın diye bekledim ama sonradan gördüm ki ben konuya hakim olmadıkça eksikler kalıyor ve ihtiyaçlarımı belirlemem gerekiyor. Bazı geceler sabaha kadar kapak, raf ve dolaplar düşleyerek uyumaya çalıştığım ya da sürekli aynı rüyayı gördüğüm oldu. Olmadık zamanlarda elimde ölçü ile dolaşıp evin şurasını burasını ölçüyordum. Misafirliğe gittiğim evlerde sohbetten uzaklaşıp dolaplara odaklandığım hatta çantamdan ölçüyü çıkarıp kapakları ölçme, raflarını sayma isteğimi zor baskıladığım anlar oldu. Sonunda dün bir usta ile anlaştık, çizimlerimi kendisine teslim ettim. En azından bir parça rahatladım. Renk seçimi için fabrikayı ziyaret edip büyük plakaları gördükten sonra karar vermek istedim. Her ne kadar heyecan verici olsa da iyi konsantrasyon ve araştırma gerektiren zor işlermiş bunlar insan başına gelince anlıyor.
Oğluma gelince hızla büyüyor, boyu uzadı, gelişti, artık iyice hakimiyetini sağladığı iki tekerlekli bisikletin üzerinde onu izledikçe zamanın nasıl bu kadar hızlı aktığına inanasım gelmiyor. Kurduğu cümleler ve geniş kelime haznesiyle beni oldukça şaşırtıyor, bazen öyle objektif düşünüyor ve bambaşka bir açıdan bakış açısı getiriyor ki şaşırıp kalıyorum.
Eşimle ikinci bir çocuk için olumlu düşünmeye başladık. Henüz start aldığımız yok, en azından dişlerim vs. yoluna girsin diye bekliyoruz, ancak hızla büyüyen oğlumu izledikçe bu konuda da içim cız ediyor, ona oyun arkadaşı olabilecek bir kardeş için oldukça geç kaldığımızı düşünüp keşke diyorum... Keşke şu anda bir kardeşi doğmuş olsaydı... Eşim ise hayatta olduğumuz sürece hiç bir şey için geç değildir diyor. Bal böceğim ise kardeş bekleyen arkadaş haberlerini duydukça sinirleniyor ve fırçayı çekiyor bize: "en hepsinden daha önce kardeş istemiştim, senin karnına bebek neden gelmiyorrr?"
Aslında keşke yerine harekete geçme vakti de... de işte ....

22 Nisan 2008 Salı

PIRINCTE OYNANAN OYUNU BOZABILIRIZ..



Arkadaşlar ,Uluslararası para mafyası ve onların yerli işbirlikçileri paralarını pirinçe yatırarak , çok büyük miktarda pirinç stoğu yaptı , Türkiye'de pirinç fiyatlarını toptan 400 bin liradan 4 milyon liraya kadar çıkarttı , bir süre daha stoklarını piyasaya sürmeyerek 5 ytl e çıkınca süreceklermiş .Tüketici birlikleri bir süreliğine boykot çağrısı yapıyor Bu stokları 1hafta 10 gün içerisinde piyasaya sürmezlerse büyük zarar edeceklermiş ,herkesi ay sonuna kadar , 1 Mayıs'a kadar kesinlikle pirinç almamaları konusunda uyarıyorlar .15 gün pirinç yemezsek ölmeyiz, ama stokçulara bu milletin duyarsız olmadığını , aptal olmadığını , gerektiğinde tepki verebileceğini duyurmak lazım . Ben Mayıs ayına kadar kesinlikle pirinç almayacağım , lokantada yemekhanede pirinç pilavı yemeyeceğim , etrafımdakileri de uyaracağım .Pirinçi 5 ytl yerine 1 ytl'den yemek istiyorum .
Milletimiz gözünü açsın artık . detaylı bilgi edinmek isteyenler Tarım ve Köyişleri Bakanı Mehmet Mehdi Eker' in konuyla iligili yorumlarını şuradanokuyabilirsiniz.

7 Nisan 2008 Pazartesi

KELİME OYUNU / HATA



Aynadaki görünütüsüne uzun uzun baktı genç kız, annesinin ve babasının küçük kızını görmeyi isterken, dün geceyi uykusuz geçirdiği için göz altlarında morluklar oluşmuş yorgun bir yüz buldu. Bu kendisi miydi gerçekten de, büyümek bu kadar zor muydu, aynadaki kız bu kadar yabancı mıydı kendine?
Koridora çıktı, banyoya gidip elini yüzünü yıkamak suyun serinliğini taa yüreğine kadar hissetmek istiyordu, evin içinde kimseyle karşılaşmamak için usulca süzüldü koridordan banyoya. Herkes ona sorgular gibi bakıyor geldiğinden evde kimseyle karşılaşmak istemiyordu.
Onunlayken ne kadar mutlu hissediyordu kendini... Mutlu fakat bir o kadar da güvencesiz. Bu nedenle yabancıydı kendine işte, ilk kez ailesinin gözünden düşmüştü, bu güne kadar her hareketi takdir edilirken bir anda bu konuma gelmişti. Sorgusuz sualsiz alıp götürmek istiyordu bu ilişkiyi, kalıplardan uzak tutmak istiyordu, ama olmuyordu, o kendini rüzgarda savrulan bir yaprak gibi ilişkilerinin seyrine bırakmak istedikçe, minik yaprak sert duvarlara, taşlara çarpıp kırılıyordu. Kendisinin ve ailesinin olşturduğu taştan duvarlara.. Kimse flört etmeyi yakıştırmıyordu ona, onu beğenen biri varsa gelsin istesindi, öyle gezip tozmak yakışık almazdı. Eee sol ele geçen bir yüzük mü onu güvenceye alacaktı, kendi de bilmiyordu. Eline ekmeğini almış biriyle birlikte olmasını istiyordu ailesi, oysa sevdiği adam kendi gibi okulunu yeni bitirmiş ve hayatın henüz başında biriydi.Şimdilik onu ciddi bir ilişkiye zorlamayı düşünmüyordu. Evet zorlamayacağım diye hatırlattı soğuk suyu yüzüne çarparken. Kim ne derse desin...
Gitti, gardrobundan en sevdiği giysileri çıkardı, neşeyle hazırland.En güzel iç çamaşırını giydi içine, makyaj yaptı, bu kez aynada beğendi kendini. Ama o küçük kız çocuğunu göremedi yine aynadaki yansımada, küçük kız çocuğunu öldürdüğünü, yok ettiğini düşünerek çıktı odadan. Belki bu gerekliydi, sevdiğime giderken belki o küçük masum kızı hiç aklıma getirmemem gerekiyor diye düşündü.
Tam evden çıkacaktı ki, annesi mutfaktan yetişti, "geç kalma" dedi. "Merak etme fazla gecikmem anne", diye geçiştirdi annesini, paltosuna uzandığı anda göz göze geldiler:
-Kızım, kendine dikkat et! O genç... o genç sana göre değil, boşu boşuna adını çıkaracaksın!
_Annee bana layık bulmadığın o genç benim seçimim! Bırakın da hayatımda bir kerecik olsun kendi tercihimi yaşayım, izin verin de bir kez hataysa hata yapayım. Biliyorum yağmurda şemsiyesiz dolaşmamı istemiyorsun. Ama ben bu kez ıslanmak istiyorum, ıslanmak! anladınız mı? Eğer bu ilişki bir hataysa benim hatam olsun, ömrümün sonuna kadar affetmeyeceğim bir hata olsa da bu kez yalnız ve başıma buyruk davranmak istiyorum. Büyümek istiyorum anne, sizin gölgenizden uzak bir yerde büyümek istiyorum!

26 Mart 2008 Çarşamba

HAZIRLIK



Kelime Oyuncuları yeni kelimeyi benim belirlememi istediklerinde, yeni kelime "hazırlık" olsun deyiverdim. Bugün sabahtır düşünüyorum hazırlık nasıl, ne menem bir kelimedir diye? Aslına bakarsanız insanda paranoyalar yaratacak kadar mühim bir kelime olduğunu fark ettim.
Şöyle ki gogılda hazır diye tıklayacak olursanız kelime anlamı olarak "Bir iş yapmak için gereken her şeyi tamamlamış olan" açıklamasını buluyorsunuz, hazırlık ise "Hazırlanmak için gereken şey veya durumların bütünü." diye açıklanmış gogıl amcada... O zaman bir işe girişmeden o işle ilgili her türlü plan, proje, kroki, alışveriş, tedarik işini halletmek gerekiyor diye düşündüm. Eğer bahsedilenleri gerçekleştiremeden bir işe girişiverirsen "hazırlıksız" hatta daha da fenası "hazırlıksız yakalanmış" olunuyor.
Buradan yola çıkarak hazırlıksız yakalanmak gibi fena bir duruma düşmemek için her şeye hazırlıklı olmak durumu geliştirmek gerekiyor. Hazırlık yap, hazırlıklı ol. İşte paranoya durumları bu noktadan itibaren oluşuyor: Her şey için hazırlık yap, hazırlıklı ol, olll!
Aldığın kaşarlı simitin içinde hiç kaşar bulunmamasına hazırlıklı ol, birazcık büyüyen çocuğunun sonu gelmez sorularına hazırlıklı ol, terziye gidip de alt tarafı bir makine çekme işi sonunda talep ettiği fiyata hazırlıklı ol, kahvaltı hazırla, sabah giyeceklerini hazırla, akşam eve dönüş trafiğinde her şeye hazırlıklı ol, plansız projesiz hiç bir iş yapma!
Ha bir de hazırlık konusunda kişilere yardımcı olmayı meslek edinmiş kişilerin barındığı iş kolları, iş yerleri de var, bunlar her konuda "hazırlık kursu" veriyorlar: "üniversiteye hazırlık, anne baba olmaya hazırlık, sınavlara hazırlık, doğuma hazırlık.." Bir hazırlık almış başını gidiyor.
Havalar da şaşırdı son günlerde, bir yağıyor ki durmaksızın. Bizim ülkemizde hava yağışlıysa romantizmi falan düşlemek, kolkola sevgiliyle yürümek gibi hayaller yersizdir, yağmurla birlikte hayat alabora olur, her yeri su basar, trafik klitlenir ve yağmura hazırlıksız yakalanılır her nedense her seferinde... Ama serde hazırlıklı olmak var ya haydi yağmura hazırlıklısın zırhlı araç gibi üstünde yağmurluk, ayağında su geçirmez birinci sınıf çizmen, şemsiyen, eee on dakika sonra bir rüzgar çıkıyor amanın rüzgar değil fırtına, havada uçuşan şeyleri saymak mümkün değil, yolda ilerlemek engelli koşu yapmak gibi bir duruma dönüşüveriyor. E buna da hazırlıklı olmak lazım. İyi de çok değil birkaç saat sonra kuvvetli rüzgar ve fırtına nedeniyle yağmur bulutları dağılıyor ve güneş yüzünü gösteriyor, bunların hepsi aynı gün sınırları içinde oluyor dikkatinizi çekerim. Buna da hazırlıklı ol :)
Demek ki günlük hayatta bile öyle çok hazırlık olma durumu çıkıyor ki karşımıza işimiz gücümüz neredeyse hazırlık yapmak olmalı. Birde şöyle bir durum var: "yarın ölecekmiş gibi öbür dünya için, yüz yıl yaşayacakmış gibi bu dünya için..." yok benim gözlerim karardı.
"hazırdan yeme" "hazıra dağ dayanmaz" o zaman hazırklık yap biriktir, yarın lazım olur... Daha bu günü bitirememişkem hem bugün, hem yarın için hazırlık devreye giriyor. Bir tabela okuyorum ".... için ön hazırlık kursu" yahu ben bunun son hazırlığını alsam olmaz mı?
Asker bağırır: "hazır olllll" İyi de, neye hazır olayım????
Şimdi söyleyiniz hazırlıklı olmak mıııı, hazırlıksız yakalanmak mııı?

25 Mart 2008 Salı

YİNE BAL BÖCEĞİ



Son bir hafta içinde iki hamilelik haberi aldık. Özellikle dün öğrendiğim ikinci hamilelik oğlumun sınıf arkadaşlarından en sevdiği "kankam" dediği arkadaşının anne karnına gelen "sürpriz bebek"'i bizi hem sevindirdi, hem şaşırttı. Sürpriz bebek annenin kariyer sınavı verdiği şu günlerde planları alt üst ederek gelse de herkesi sevindirdi:)
Bal böceğim de haberleri aldıkça anne bende kardeş istiyorum diye söylenmeye başladı. Neden kardeşi olmadığını, kardeş için çok mu beklemek gerektiğini, hep bekleye bekleye mi kardeşi olcağını sordu, en sonunda avaz avaz "bende kardeş istiyorum. İstiyorum, istiyorum" diye bitirdi olayı. tamam senin de bir kardeşin olucak diye kesitirip susturmayı denedim.
Bu kez konuşöalar şöyle devam etti:
-Anne ben sana buğday arayacağım.
-Hayırdır oğlum buğday mı ne yapıcaz buğdayla,
-Kardeşim olsun diye sana buğday getireceğim.
- Kardeş olsun diye miii?
-Evet hani sen söylemiştin ya? öyle anlatmıştın.
_Annecim karıştırıyor olmalısın ben sana buğday ve kardeşle ilgili bir şey anlatmadım.
-Öğretmenim de söylemişti. Sen de anlatmıştın.
-Anne çiçek tohumu olur mu çiçeklerden tohum getirsem kardeşim olsun diye?
Anne olayı anlar ve gülmesini tutamaz :)
bakınız ilgili yazı :Dün sohbet koyuydu

Güldüm gülmesine de... Bal böceğine kardeş yapıp yapmama konusu son günlerde sürekli zihnimi meşgul eden bir konu. "Bir çocuğa verilebilecek en güzel hediye kardeştir" sözünü de okuduktan sonra kafam iyice karıştı. Hayatta biraz "gözü kara" olmak lazım galiba...

20 Mart 2008 Perşembe

kelime oyunları / sürgün

Kelime oyuncuları seçtikleri yeni kelimeyi "sürgün/vurgun" olarak açıkladıklarından beri ne yazacağımı bilmez, aklımın köşesindekileri derleyip toplayamaz bir halde diğer oyuncuların yazdıklarını okudum. Esir alınmış, zorla sürgüne gönderilmiş insanları içeren film kareleri, özgürlük ve demokrasi adına sürgün edilmiş, yarın için bu gününden vaz geçmiş onlarca insan, "düşünce suçlusu" terimi zihnimin içinde balonlar halinde uçuştu durdu. Sürgün denince ilk aklıma gelenler bu imgeler, bu zihinsel görüntülerdi. Dışarıda yüreğimi kıpır eden eden bahar varken oturup da hüzün dolu , acı dolu satırlar eklemek istemedim buraya.
Sürgün edilmişlik zordur, acıdır. Yukarıdaki örneklerin dışında bazen sürgünlüğü yaratanın da yok edenin de kişinin kendisi olduğu durumlar vardır.
****
Günlerdir kız kardeşini merak ediyordu, nasıl geçiyordu günleri, alış mıydı yeni evine, yeni hayatına? Şu anda bulunduğu yer kimbilir nasıl bir yerdi hayal bile edemiyordu, hiç yurt dışına çıkmamış biri olarak nasıl hayal edebilirdi ki... Üstelik kardeşi de böyle diyordu, nereden bileceksin abla, hiç uzaklaşmadın ki doğduğun yerden, hiç gördün mü ki buraları, hayal bile edemezsin, gurbeti ancak yaşayan bilir !
Bir kaç gün sonra telefonda konuşurken kızgındı kardeşi, günler geçmiyor burada, çok sıkılıyorum abla dedi, buradaki her şey bana orayı, sizleri özletiyor.
Anlıyordu kardeşini, kolay değildi. Hem evlilik hem yeni bir çevre, yepyeni bir ülke. Tabii her şey yabancıydı ona, zordu durumu...
Aylar sonra bir gün hop diye çıkıp geldi kardeşi, olmayacak abla diyordu. Eşimi seviyorum ama sizleri öyle özlüyorum ki gurbet bana göre değil. Kanser olacağım orada... Eşim beni seviyorsa o gelsin buraya, ancak orada onunla yaşamak benim kapasitemi aşıyor. Bunu anladım, yapamıyorum dedi.
Kızkardeşini dinlerken görebildiği tek şey tükenmişlikti. Dinledikleri, kardeşinin sorun diye ortaya döktükleri incir kabuğunu doldurmayacak kadar küçük çatışmalardı. Fakat asıl, onu buralara getiren özlemdi, gurbetti...
Sonra dayanamadı kardeşi, döndü eşine , yuvasına ama bir kaç ay sonra yeniden geldi.Sevmiyorum orayı, yapamıyorum dedi. Anladı abla durumu, ancak kızgınlık duyma sırası kendisindeydi şimdi. Madem seviyordu kocasını, sevgi emek isterdi, çaba isterdi, böyle valizi alıp gelmek var mıydı kitapta? Hem kendi seçimi değil miydi bu?
Şimdi anlatmalıydı kardeşine, "çevresinde sürekli gülleri arayanlar, kır çiçeklerini fark edemezler bile..", doğru kimse ona gül bahçesi vadetmiyordu, fakat çıkarmalıydı kardeşinin sürgündeki yüreğini, uzaklarda olmanın huzurunu yakalamalı, gurbeti benimsemesi için sürgünlüğü kaldırmalıydı.

17 Mart 2008 Pazartesi

DOĞUM GÜNÜMÜÜÜZ

Bu sene bal böceğimin doğumgününü üç dört gün önceden kutladık. Hem annem ve babamın isveç ziyareti öncesi son hafta sonlarıydı, hemde hafta içi bir kutlama yapmak, çalışan biri için zor oluyordu. Kocişim de pazar günü şehir dışında olacağı için kutlamamızı cumartesi öğleden sonra yaptık. Neredeyse son altı ayı "benim doğum günüme kaç gün kaldı anne?" sorularıyla geçiren bal böceğim nihayet kendisine doğum günü partisi yapılacağını duyduğunda kıyıda köşede kalmış ne kadar akrabamız varsa hepsini ve sınıfındaki tüm arkadaşlarını, öğretmenlerini hatta okuldaki mutfak görevlisine kadar herkesi doğum gününe davet etmek istedi. Sonra da "annee, koltuklarımıza sığacak kadar kişi çağırıyorum" demez mi ? İsteği üzerine eş dost kim varsa davet ettik, okuldan da partimize gelebilecek durumda olanlara evimizin krokisini hazırlayıp verdik. Sağ olsunlar teyzem, kocişin dayısının eşi, annem ve büyüteç hanım birer çeşit tatlı tuzlu hazırlayarak bana büyük destek verdiler.
Pastamızı dışarıdan sipariş vermeyi düşünmüştüm ancak, bal böceğim kendisine bir pasta hazırlamamı çok sitedi, çevreden de benim pastamın daha hafif olduğu söylenilince yine iş başa düştü. Bu sefer bal böceğim kendisine "arı maya" pastası yapmamı istedi, netten bayağı bir arı resmi taradıktan sonra kendime kolay bir model buldum. Hazır pasta keklerini bıçakla keserek modeli oluşturduğumda pastanın küçük olduğunu fark ettim. Neyse ki marketler henüz kapanmadan bir pasta keki daha alındı, ilave kreme vve krem şanti hazırladım. yaklaşık üç saatimi aldı pasta yapımı. Cuma gecesi iş çıkışı mutfakta hiç başımdan ayrılmayan bal böceği ile hiç kolay olmadı hazırlıklarım. Defalarca mutfaktan çıkıp bal böceğini tuvalete götürmek, elinden mikseri almak, yere dökülen krem şanti parçalarını temizlemek durumunda kaldım.Sonunda tıpkı bal böceğim gibi sevimli bir arı pasta hazırlayabildim. Oldukça içime sindi pastamız. Gecenin diğer yarısını ise renkli patetes salatası ve kuskuslu salataları hazırlayarak geçirdim. Uykulu ve dağınık bir mutfağın içinde yarı öfkeli bir halde hazırlıklarımı sabaha karşı ikiye doğru ancak tamamlayabildim. neyse ki ikramlar konusunda annnem sağ olsun, davetlilerin katılımını sağlayarak (herkese görevler vererek :) ) beni epeyce rahatlatmıştı. Cumartesi sabahı da salonun hazırlığı ve temizlikle uğraştım.
Tam oğlumun istediği gibi hem akrabalarımızın olduğu hemde sınıftan üç arkadaşının gelebildiği kalabalık ve neşeli bir doğum günü kutlamamız oldu, pastam herkesten övgüler aldı. Bal böceğim çok mutluydu, her kapı çalışında gelenlerin boynuna sım sıkı sarıldı, beş yaş mumunu üflediğinde hep bir ağızdan "iyiki doğdun" şarkısını söylerken gözelrimin dolmasını engelleyemedim. İyiki doğdun oğlum! İyiki varsın !!!
Pazar günü evi tekrar temizledikten sonra bal böceğimi alıp önce balkonda çam ağaçları manzaramızı izleyerek güzel bir kahvaltı yaptık, sonra bisikletimizi alıp dışarı çıktık. Oğlum sitedeki diğer çocuklarla bisiklete bindi, ben yürüyüş yaptım. Sonra elimize topumuzu alıp çam ağaçlarının altındaki çimenlik alanda volaybol ve futbol oynadık. Bol bol koşup, yuvarlandık. Temiz hava, çimenler, topraktan yüzünü göstermiş papatyalar... nefis bir ortam oldu oğlum ve bana. Kendimi yeniden sağlıklı hissettim... Güzel bir hafta sonuydu.
İşte arı maya doğum günü pastamız

11 Mart 2008 Salı

SALONDA ELMA AĞACI VARR

Cumartesi sabahı uykumun içinde "anneee, uyanın hadii size bir sürprizim var" seslerini duydum. Neler oluyor diye düşünerek gözlerimi yarı açıp baktığımda bal böceğimin fal taşı gibi açılmış gözleriyle karşılaştım.
- "Haydi anneee, gelll!"
-Nereye geleyim oğlum ?
_ Haydiiii salona gel, sana bir s,rprizim var,haydi uyannn
_ Oğlum uyuyorum, sürprizina uyandığımda baksam olmaz mı hıı?
- Anneee yaaa
- Peki nasıl bir sürprizmiş bu?
_ Anneee, artık pazara gitmemize, para harcamamıza gerek kalmadıııı. Çünküüüü artık bizim kendi meyve ağaçlarımız var.
_ !!!!!??????
_ Evetttt, hiç pazara gidip meyve almamıza gerek yok, ben salondaki saksıya elma çekirdeği koymuştum, onlar bu sabah büyümüş, yakında elma ağacı olucaklar, pazardan meyve almamıza hiç gerek yok, saksıdaki ağaçlarımızdan koparır koparır yeriz, ne güzel de mi?
_ :)))) !!!!!

İki kollarımdan çekiştire çekiştire uyanmamı sağladığında, durumu anladım, geçen günlerde elma çekirdeğini kurumaya yüz tutan benjaminin dibine gömdüğünü hatırladım. Dün sabah, zavallı çiçeğim İzmir'in karına alışamadı, soğuktan bozuldu, bari gövdesini kurtarabilsem diye düşünürken, topraktan başını göstermiş bir kaç ot ve yonca gözüme takılmıştı. Sularken temizleyim otları diye düşünüp sonra unutmuştum. Bal böceğim sabah uyanıp da salona gittiğinde bu minik yoncaları görüp gömdüğü elma çekirdeğinin çimlenip filizlendiğini düşünmüş :)) Onların birer ot olduğunu söylemedim. daha ben banyoda yüzümü yıkarken koca saksıyı sürükleyerek banyo kapısı önüne taşımıştı: "İşteeee, elma ağaçlarımıııızzz" her bir ot ve yoncay sevgi dolu övgüler yağdırıp, minicik bir fincanla azar azar sulayışı görülmeye değerdi. Biz artık salondaki saksımızdan elma toplayıp yiyeceğiz, darısı başlarınıza...

Dün gece, çaya misafirlerimiz gelicekti, ben mutfakta yemek hazırlığı ile uğraşırken, anneee nolur sana yardım edeyim diyen bal böceğim, balkonda çamaşır demirindeki çamaşırları topladı, sonra bana havuç ve pırasa doğradı, dikkatlice elelrini kesmeden, sonra daaa birlikte kek yaptık. Kekin tüm malzemelerini kendisi karıştırdı, unu eledi :)))Son oarak söylediği: "Anne , sana yardım etmeyi çok seviyorum." oldu :)))

4 Mart 2008 Salı

KELİME OYUNU / DUVAR : AYRI SÜTUNLAR GİBİ



Sabaha değin kız kıza sohbetlerle sabahladığımız ve yaptığımız işe de pijama partisi dediğimiz sohbetlerden birindeyim... Her birimiz evlendik, eşimiz, bazılarımızın çoluğu çocuğu var. Konu evliliklerimiz, mutsuzluklarımız, tercihlerimizin getirdikleri, götürdükleri... Avukat olan arkadaş bir yerde okuduğu sözü tam hatırlamasa da aklında kalanıyla tekrarlıyor: "Ayrı sütunlar gibi yaşayın, aranızdan cennetin rüzgarlarının geçmesine izin verin..."
Ayrı sütunlar gibi yaşamak... O gün dedik ki, niçin karşımızdakini ille değiştirmeye, kalıplarımıza uygun moda getirmeye çalışır dururuz, bunu yapıcaz diye çabalar, didinir, en çok da kendi kendimizi bitiririz. Bu kadın olmanın getirisi dediler. Olmaz, yani böyle olmamalı, aynı çatı altında yaşıyoruz, ortak yaşam kurduk diye her şeyimiz ortak mı olmalı? Ondan sonra kendimizden dırdırmızla uzaklaşmış kocalar yaratır, sonra da durumdan en çok şikayet eden yine biz olmaz mıyız? Oysa izin versek de ayrı sütünlar olarak ortak duvarlara bağlansak.. Her şey daha kolay olmaz mıydı?
Benim eşim bir duvar dedi içimizden biri... Öyle ki görünmez duvarlarla çevrili dört yanı. Ama duvarımı seviyorum. Ne onunla ne de onsuz olmuyor. Bir başkası, senin yerinde olsam "duvar" diye nitelendirdiğim bir adamı çoktan bırakmıştım, hem adama duvar deyip hem de "seviyorum" demenin mantığı var mı? Hadi benim kocayı duvar yaptık diyelim en azından benim duvarım yakışıklı deyiverdi.
sabaha kadar uzayan sohbetimizden aklımda ne onun kocası, ne bunun dırdırı, acıları üzüntüleri, paylaşımları, masaya yatırılmış didik didik edilmiş evlilikler, sadece duvarlar ve sütunlar kaldı. Hayatımızda görünmez duvarlar yaratan aslında kendimiziz.
İllaki dört duvar içinde barınıp aynı çatı altında öleceğiz diye aramıza kat be kat duvarlar örmemek adına gözümüzü açmak lazım.
O sabah ki neredeyse sabah uyumuş olmama karşın daha bir dinç uyandım. Evime döndüğümde eşime daha bir yumuşak yaklaştım, yıkmalı dedim kıyıda köşede kalmış görünmez duvarları, şeffaflaştırmalı duvarların arkasını... Artık her yere beraber gitmiyoruz, zaman zaman bütün bir hafta sonunu ayrı ayrı seçeneklerle ayrı geçirdiğimiz oluyor. Birbirimizi çanta gibi yanımızda taşımıyoruz. Zoraki akrabalıklar, zoraki birlikte geçirilen saatlere son verdim. Böylece ikimizin bir arada gerçekleştirdiği etkinlikler, beraber geçirdiğimiz zaman dilimleri daha açık seçik oldu, zorlama gidince keyif verir oldu.... Duvarlar şeffaflaştı, yıkıldı, anlayış, hoş görü ve saygı geldi... Yeri geldi tek yürek olduk, sımsıkı sarıp sarmalandık birbirimize... Şimdi ayrı sütunlar gibiyiz zaman zaman... İhtiyaç duydukça... Halen hatırımda olan söz "Duvarımı seviyorum"

28 Şubat 2008 Perşembe

KELİME OYUNU/BAHAR: BAHAR GELİYOR BAHARRR

Cemre kelimesi pek tuhaf bir kelimeymiş... Geçenlerde televizyonda ilk cemrenin düştüğü haberi veriliyordu. Demek ki havaların ısınması yakın diye düşündüm, yağan kara rağmen.. Sonra düşündüm, bu cemre düşmesi olayı gerçekten neydi? Cemreler hangi aralıklarla düşüyordu, neden üç cemre düşüyordu, haydi biri düştü illaki ötekiler de mi düşmeliydi? Bu bir kural mıydı? Cemre dediğin zamanı gelince düşmeli miydi? Düşen cemreler insan uydurması, akıl oyunu muydu, cemrelerin düşmesinin ardında derin devlet olabilir mi? Cemre düşerken de türban takılmalı mı vs vs.
Sonra bir başka hafta sonu yeni emekli olmuş babam ile erkek kardeşimin hafta sonu macerarını dinledim. Sürat motoruyla denize açılmışlar, bir adacığın kenarında tekne dalgalar tarafından sürüklenip karaya oturunca yarı bellerine kadar suya girip tekneyi karadan kurtarmışlar. Epey macera yaşanmış. Eve geldiklerinde giysileri sırılsıklamdı. Bir önceki hafta da ava çıkıp bir metre karın üstünde yuvarlanıp durmuşlar helak olmuş halde eve dönmüşler, ağaç dalında bir kuşu avlamaya çalışırken yüksek bir yerden yuvarlanmışlardı. Anneme dönüp "anneee, bunlar da cemre gibiler. Bir duyuyorum toprağa, öbür hafta duyuyorum cumburlop suya düşüyorlar. Bir yamaç paraşütü yapıp bir de havaya düşseler tam olacak" dedim de pek güldük.
Sonra Adanada yaşayan biri telefonda burada hava çok soğuk, bir yerlere gidebilmek için cemre düşmesini bekliyoruz demiş. Haaa bu cemrenin düşmesi beklenilen bir durum o zaman, iyi de niye bekleniyor. Yazın denize girmek için de karpuz kabuğunun suya düşmesini bekleyenler gibi şimdi de cemre düşmesi bekleniyor.. Hey haaat !
Yine abardım, başladım abuk sabuk düşünmeye, yazmaya... Her yan bahar olmuş, aklım tatile çıkmış, ruhum baharla coşmakta ve tıpkı Orhan Veli'nin dediği gibi beni bu güzel havalar mahvetmekte...
Böyle güneşin bize güldüğü, topraktan papatyaların yüzünü göstermeye başladığı, doğanın,böce börtünün uyanmaya başladığı bahar aylarında kabına sığmaz bir hal alır, cıvıl cıvıl olur bedenim. Büroda zaman geçirmem zorlaşır, öğle arası dışarı çıktığımda biraz daha biraz daha yürümek, dışarıda kalmak isterim. İç sesim haydi oğlunun okuluna git, sürpriz yap, al çocuğu dağ bayır gez, parklara git der. Zor sustururum. Oğlumu hatırlarım, Sezen Aksu' nun "ikinci bahar" şarkı sözlerini yeni doğmuş oğluna yazdığını anlattığını hatırlarım. Ahh oğlum, bahar gözlü bir tanem...
bahar aylarında her şeye yeniden aşık olurum sanki, evet her şeye... Yaşadığım her yeri baharda daha bir severim..
Bahar geliyor baharrr, hey hat!

27 Şubat 2008 Çarşamba

SINIF GÖZLEM RAPORU VE EKSİLERİMİZ

Pazartesi öğleden sonra oğlumun öğretmeni aradı, velilerle birebir görüşme yapılıyormuş, müdüre hanım da katılıyormuş. Öğleden sonrası için uygun olup olmadığımı sordu. Görüşmeye gittiğimde elime sınıf öğretmeni tarafından doldurulmuş gözlem formu verildi. Bir çok şey + yani olmulu iken 1 den 20 ye kadar sayı sayma ve dinlemekten çok konuşmayı istemesi nedeniyle -'ler de yer alıyordu.
Öğretmen ve müdüre hanımla aramızdaki diyologlardan örnek olabilecek bazı kısımları aktarmak istiyorum:
- Bal böceği sınıf içinde oldukça hareketlendi, genel olarak mutlu, kendiyle barışık bir çocuk. Düzey olarak yaşıtlarından ya da olması gerektiğinden ne ileride ne de geride.
_ Anlıyorum. Bal böceğinin kreşe başladığı ilk yıl, okula çağrılmıştım ve o zamanki öğrtemeni ve kreş müdürü, okul doktoruyla birlikte gözlemleri sonucu oğlumun sosyal gelişiminin motor gelişiminden önde olduğunu, grup atlayabileceğini söylemişlerdi. Yani yaşıtlarına göre daha zeki olduğu ifade edilmişti. Ancak bana göre henüz 18 aylık olan oğlumun zeki diye sınıf atlaması beni korkutan bir durumdu, ileride uyumsuz bir çocuk olmasını sağlayabilirdi. Kendisini yaşıtlarından farklı hissetmesi uyumsuzluk doğurabilir diye üzülmüştüm. Zekiliğe gelince henüz zeki görünse de çocuğun zekasını kullanması problem çözme yeteneği ile ölçülmeli ve bana görede zekasını kullanması ancak ilk okul son sınıf ve ortaokul yıllarında ön plana çıkacak bir durum. O zaman okul yönetimiyle bu doğrultuda konuşmuş ve oğlumun eğitimden çok sevgiye, oyuna ihtiyacı olduğunu ifade etmiştim. Verdikçe alabilir bir kapasitesi olabilir ama böyle diye ona bilgi yükleyip yormanın anlamlı olmadığını savunmuş ve okul yönetimi de bu konuda beni takdir etmişti, bilinçli bulmuştu, dedim. Ancak; bu güne geldiğimde oğlumun gözlem formlarında eğitsel etkinliklerde yaşıtlarına göre daha zayıf kalmış olduğunu görüyorum. Evde eğitsel etkinlik yapmadık. Yanlış mı yaptık diye düşünüyorum.
- A aaaa (sınıf öğretmeni) kreşte oğlunuzun çok zeki olduğunu mu söylemişlerdi? Yok canıım öyle bir şey yok. Yani oğlunuz normal bir çocuk, sıradan yani, olması gerektiği gibi.
_ Evet o yıllarda öyle söylenmişti. Anlattığım gibi konuşup sınıfında yaşıtlarıyla kalsın, diye karar almıştık.
_ Siz fark etmiş miydiniz? (Müdüre hanım)
_ Aslında şöyle, ben oğlumu biraz öz güvenli yetiştirdim, bebekliğinde bana çok bağımlı değildi, eğer bir şeyi kendisi denemeye kalkarsa denemesine fırsat tanır ya da sözel yardım verirdim, şöyle yapsan daha iyi olur şeklinde, deneye yanıla doğruyu bulurdu. Ama o zamanlarda aklımda kalan iki örnek var bu örneklerde de problem çözme yeteneği yaşına göre iyi gelişmiş görünüyordu. Örnekler ... Aklıma takılan şu oğlumun sınıftaki diğer çocuklarla arasında bir açık olduğunu ve bazı noktalarda zayıf kaldığını gösterir raporunuz doğrultusunda yapmam gereken nedir?
_ Müdüre hanım: Çocukların yaş gruplarına göre dönemsel olarak yapmaları gereken beceriler vardır. Oğlunuz bunların hepsinde gayet iyi, zaten şu an eksi görünen değerleri tamamlamak için yıl sonuna kadar zamanınız var. zaten çocuklara özlellikle kreş çağında çok bilgi yüklendiğinde (ki çocukların ne verirsek aldıkları bir dönem oluyor bu dönem) çocuk önce aaa ne güzel öğrendi diye düşünsek de çocuk asıl o faaliyetleri yapması gereken asıl döneme eriştiğinde duraksama olur. Çünkü 2 yaşında renkleri öğrettiğiniz çocuk maviyi, kırmızıyı bilir. Ama beş yaşında gündem halen bu mavi, bu kırmızı olduğunda artık sıkılır.
_Evet öyle, bana göre varsın bu sene birden yirmiye kadar saymayı öğrenmemiş, rakamları düzgün yazamamış olsun. Ben her gün oğlumu karşıma alıp uğraşsam yüze kadar saymayı öğretmeyi iş edinsem, iki günde öğrenir, biliyorum fakat bu ona ne getirir? Oğlum sanıyorum bir duraksama döneminde, bir de ilgi alanları değişti. Artık rakamlar, faaliyet yapma konusunda sınıfta biraz daha dalgacı olduğunu düşünüyorum. Mesela geçen gün bir faaliyet yapılmış birden ona kadar rakamları yazdırmışsınız, bazen evde kendi kendine bu rakamları yazdığını biliyorum. Gayet iyi yazıyor ve tanıyor ama o gün herbirini yamuk yılık yapmıştı. Öğretmeni de üzerlerine çarpılar atmış ve gözlem raporuna rakamları yazmıyor diye işaretlemiş.
- Siz şimdi oğlunuz ilk çocuk ya size ondan çok özel falan geliyo, mesela benim kzımda dünyanın en güzel çocuğu ama bu raporları görüp de aman açığı nasıl kapatayım diye üstüne düşmeyin. (Sınıf öğretmeni !!!)
- Ben yazı yazmayı, okumayı, rakamları ilkokulda nasılsa öğrenir diye düşünüyorum, bu konuda aceleci davranmak istemiyorum. Oğlum mutlu olsun, kendiyle barışık olsun en öenmlisi bu, ona bol bol kitap alıyor, okuyorum. Gözlem raporunuzu anladım, ancak kaygıya gerek duymuyorum, büyüyor ve ilgi alanları değişiyor. Kreş yıllarında özbakım gereken dönemlerdeki faaliyetler ilginç geliyordu, şimdi o faaliyetler sıradanlaştı ve oyun, hareketlenme ağırlık kazandı kibu da doğal bir süreç. Yeter ki ilk okula başladığında sorun yaşamasın. Ancak dinlemekten çok konuşmak istemesi ileride sorun yaratabilir diye düşünüyorum.
_ Müdüre hanım: siz bilinçli bir velisiniz. Hiç merak etmeyin, oğlunuz normal gelişiyor ve kaygı gerektirecek hiç bir durum yok, konuşmaya gelince baskı yapmayın zaman içinde ne zaman konuşması ne zaman susması gerektiğini öğrenecektir, siz sadece zaman zaman hatırlatmalar yapın.
_ Sınıf öğretmeni: !!! Bazen ben bir şey söylüyorum, o da bir şey söylüyor. Beş dakika dinlese o bile bana çok.
_ Haklısınız evde de bazen uzun uzun anlatımları oluyor, bir de şöyle bir durum var iki cümle ile anlatabileceği bir şeyi süslü cümlelerle on cümlede anlatabiliyor ve o zaman onu daha uzun süre dinlemek gerekiyor ama biraz bana benziyor sanırım, bende çok konuşmayı severim. Sınıf kalabalık olunca her çocuğu dinlediğiniz zamandan daha fazla süre dinlenmeye ihtiyaç duyuyor, bu konunun üstünde duracağım. İleride sorun olmasın.

- Çok hızlı büyüyor, artık klasik erkek modeline de girdi.
_Müdüre hanım: Benim de 2 yaşında bir oğlum var dilediğiniz kadar silahtan uzak tutun, almayın, genlerinde var erkek çocuklar bu yaş döneminde klasik erkek çocuk modeli oluyor.
_ Ahh bende ona değinecektim. İlgisi silahlar üzerinde oldukça yoğunlaştı. Önce su tabancası dışında silah almadık, silah oyuncak değildir ve kötüdür diye işledik. Ancak sınıf arkadaşları ya da oyun parkında elinde silah olan çocuklara ışıltılı gözlerle yaklaştığını gördüm hep, ona silahtan izole bir yaşam sunmak çok zordu,sonra hediye silahlar geldi, o zaman evimizde silah oynadı ama her seferinde silahın kötü olduğunu açıkaldım. fakat şimdi legolarla oynuyor, legoları birleştirip acayip silahlar yapıyor ve "anne, yok edici yaptım" diyor.
- Silah kötü diyorsanız, kötü şeye eve alarak söylediğinize ters bir durum oluştuyorsunuz, çocuğa göre silah ona satın alındığında ya da ve girdiğinde, artık kötü değildir. bir ilke belirlenmeli ve esnek davranmamalısınız. Esneklikleri çocuklar hemen fark eder. Yani eline silah verip, silah kötü demek pek doğru olmamış. Ama silahlardan izole etmek de mümkün değil. Evinizin kuralı olur, silah eve alınmaycak gibi.
- Hımm, haklısınız. O zaman silahlarını kaldırmalı veya parçalanmalarını sağlayıp yenisini almamalı. Birde oğlan çocukları için yapılan oyuncaklar da çok kötü. Oyuncak mağazalarının en görünür yerleri anti-terör timlerini andıran, savaşçı oyuncaklarla dolu. Hiç hoş değil..

Yarım saatlik görüşmede en çok bu konulara değindik. Diğer konu ise sağlığımla işlgili son gelişmeler ve cihaz kullanmaya başladığımı ve bu süreci oğlumla nasıl yaşadığımızı anlattım. Daha önceki postlarımda bu konuya yeterince değindiğim için tekrarlamak istemiyorum. Sonuç oalrak çocuk evde gelişen her olayı hisetmeyip, anlamadığıunı sansak da zaten kendini dahil ettiğinden daha doğrusu çocuktan bir şey saklamaya çalışmanın yanlış olduğunu bildiğimden oğlumla bunu açıkça konuştuğumu, işitme cihazımı ona tanıttığımı söyledim. İnsanların farklılıklarına alışması için bir fırsat da oldu. Şimdi ikimiz de mutluyuz dedim.

DÜN SOHBET KOYUYDU

Geçen gece uyku öncesi sohbetimiz çok koyuydu. İşte örnekler:

-Annecim bugün bizim paylaşım gecemiz olsun olur mu, haydi gel şimdi seninle üzüntülerimizi, mutluluklarımızı paylaşalım.
- Okulda çok sıkıldığın zamanlar oluyor mu oğlum?
- Oluyor anne, faaliyet, boyama uğraş yaptığımız zamanlar benim için çok yorucu oluyor, sıkılıyorum.

_ Okulda en çok hangi zamanlarda mutlu oluyorsun?
_ Bahçeye çıktığımız zaman çok mutlu oluyorum. Ama artık hiç bahçeye çıkmıyoruz.
_ Amaa artık havalar ısınıyor. Bundan sonra bol bol bahçeye çıkacaksınız.
_ Yuppiiiiii, heyoooooo

- E anne haydi sorsana, başka ..? (sohbet hoşuna gitmeye başladı !)
- Hımmm, peki evde zaman zaman seni çok kızdırdığım oluyor mu?
-Hayır, beni hiç kızdıracak bir şey olmuyor.
-Pekiii, benimle ilgili seni üzen anlar oluyor mu?
_ Evet anne, sen hasta olduğunda üzülüyorum. Bir kez hasta olup ateşlendiğinde çok üzülmüştüm. Ben hastalandığımda sen de üzülüyor musun?
-Evet üzülmez miyim, çok üzülüyorum.
-Anne ben geçen gün ateşlendim de mi?
_ Evet ve babanla ben bu duruma çok üzülmüştük.
_ Ben neden ateşlendim biliyor musun anne? Önce kolarımı ıslattım, sonra ıslak kollarımla fayansları elledim, sonra da ateşlendim. Anne insanlar ateşlenince ne olur? Ateşimiz olması ne demektir?
-Bak sana biraz anlatayım: yediğimiz sebze ve meyvelerin içindeki mineral ve vitaminler bizim kan hücrelerimizde depolanır. Vücudumuza hastalık yapıcı mikroplar geldiğinde kan hücrelerimiz ile mikroplar arasında bir mücadele başlar. Kan hücrelerimiz mikroplarla savaşır. Bu sırada insanın ateşi yükselir. Eğer kan hücrelerin çok vitamin ve mineral içeriyorsa yani sen vücuduna düzenli olarak vitaminli, besleyici gıdalar gönderip kan hücrelerinin güçlenmesini sağlarsan bu mücadeleyi kan hücrelerimiz kazanır ve hastalanmadan ateşin düşer. Bazen destek kuvvet olarak ateş düşürücü ilaçlar göndemek gerekir. Ama eğer kan hücrelerimiz zayıfsa, o zaman savaşı mikroplar kazanır, ateş daha da yükselir ve hasta oluruz. Mikropları tamamen yok etmek için düzenli ilaç içmek gerekir.
-Hem de acı ilaçlar değil mi anne?
- Evet acı ve güçlü ilaçlar içmek gerekir.
_ Anne ben sağlıksızım.
-Niçin oğlum? sen sağlıklı bir çocuksun.
- Hayır sağlıksızım, çünkü babam halen bana boğaz spreyi kullanıyor. ( !:(((( )
_ Anne ben şişman mıyım? Bak bakayım göbeğime, benim göbeğim şişman mı? Şişmanlar sağlıksızdır, aa anne göbeğim biraz şişmiş gibi. Sağlıksız şişman insanların göbekleri kocaman oluyor. Ben sokakta kocaman göbekli insanlar görüyorum, onlar sağlıksız değil mi anne?
- Senin göbeğin kocaman değil ki oğlum, merak etme sen gayet sağlıklısın.
_ Ama annee, sen devamlı bana yemeklerimi bitirtmeye çalışıp benim göbeğimi kocaman yapmaya çalışıyosun, şişman mı yapıcaksın beni? Ben doydum diyorum, sen halen yemek yedirmeye çalışıyosun, şişmanlar sağlıksızdır. Söylüyorum anlamıyosun.
_ !!!! ???? Bak şimdi! Evde düzenli olarak sebzesini, çorbasını yiyen ve tabağındakini bitiren kişiler, sağlıklı olurlar. Ben sadece yemen gerektiği kadar yemek veriyorum. Oysa sokakta gördüğün o kocaman göbekli insanlar bütün gün evde yemek, sebze ve çorbasını yemeyip sürekli hamburger, abur cubur, bol şekerli yiyecek ve cola içen insanlar. Oysa tabağındaki vitaminli, mineralli yiyecekleri güzelce yiyen insanlar hem sağlıklı olur hem de gereksiz göbek büyütmez.
- Birde tuz yenmemeli değil mi anne, tuz da zararlı (amanııınnn sağlıkçı bir ailenin çocuğu da böyle oluyor işte... Şimdiden takıntılı olmuş çocukcağızım.)
_ Tabağındaki yemekleri bitirenler şişman olmaz. Obur insanlar çooook şişman ve sağlıksızdır. İçin rahat olsun ben sana sağlıklı ve yemen gerektiği kadar yiyecek veriyorum. Ama o şişman insanlar, annelerinin yemeklerini yemeyip patates, kızartması, kola ve hamburgerden çok çok yiyen kişiler.
- Onlar Mc Donaldısta hep hamburgeeeer, patates kızartması yiyip, kola içmişler, panta içmişler de mi anne?

- Anneee niçin benim kardeşlerim hep kız?
_ Hımm, bak oğluşum bahsettiğin çocuklar senin aslında kardeşin değil. Eğer anne ve babanın bir çocukları daha olursa o zaman senin kardeşin olur, ama senin söylediğin senin kuzenin, ya da komşu çocuğu.
_Tamam, ama okulda bazı arkadaşlarımın kardeşi var. Sılanın kardeşi olcakmış. Benim de kardeşim olsun, Bende kardeş istiyorum, istiyorum işte!
_ Okulda bazı arkadaşlarının kardeşi var, evet, ama bazılarının da kardeşi yok.
_ Ama sıla'nın kardeşi olucakmış annee.
_ Evet, Sılanın annesinin karnına bir bebek gelmiş, şimdi orada büyüyor. Bir kaç ay sonra doğacak.
_ Benim de kardeşim olsun, ben istiyorum anne. Elif (kuzen) ne zaman büyüecek, ne zaman benim kadar büyük olucak anne?
_ İnsanın kardeşinin olması biraz yorucu bir şeydir aslında bunu hiç düşündün mü? Çünkü bebekler çok küçük doğarlar ve hemen büyümezler. Elif de büyüyor. Geçen yıl minicikti ve yürüyemiyordu ama şimdi biraz daha büyüdü, üstelik yürüyebiliyor. Ama Elif büyürken sen de büyüdüğün için her zaman senden küçük olucak, yani o senin kadar büyümüş olduğunda sen daha da büyümüş olucaksın.
_ Evet, elif biraz büyüdü, ama daha çook büyümedi.
_İşte bu nedenle insanın kardeşinin olması yorucu biraz bence.
_ Olsunnn, ama bende bebek bir kardeş istiyorum.
_ Ama ben senin kadar çok istekli değilim. Bebek olması için anne ve babanın bunu istemesi de gerekli annecim.
_ Ama annee, sen geçen gün istemiştin, olabilir demiştin, halen neden kardeşim doğmuyor?
_ Hımmm, annenin karnına bebek gelmesi için beklemek gerek.
_Anneeee, kardeş hep bekleyerek mi oluyor, yani senin karnına bebek gelsin diye hep bekleyecek miyiz? Bebek karnına nasıl gelicek, bekleye bekleye miiii?
_ Şimdi bebek olması için babanın anneye tohum vermesi gerekir. Sonraa, bak şimdi şu çay tabağındaki pamuğun altına limon çekrdeği koyduk ve büyüyp bitki olmasını istiyoruz, ama daha olmadı değil mi bekliyoruz, işte kardeş olması da tıpkı limon çekirdeğinin büyümesi gibi beklemeyi gerektiren bir şey, yani hemen olmuyor.
_ Offf beklemek de yorucu bence anneee.

_ Anne, bazen biz sınıfta kavga ediyoruz.
_ Nasıl kavga ediyorsunuz?
_ Biz erkekler bazen kavga ediyoruz. Ben de kavga ediyorum, dövüyoruz birbirimizi.
_ (!!??)Fakat oğlum kavga etmek ve arkadaşlarınla birbirinizi dövmeniz hiç güzel bir davranış değil, sen bunu biliyorsun. Niçin kavga ediyorsunuz, öğretmeniniz kavga ettiğinizi görmüyor mu?
_ Ben arkadaşlarıma her zaman kavga etmeyiiin, kavga etmek kötü bir şeydir diye söylüyorum, ama kimse dinlemiyor. Sonra bana vuruyorlar, Ben de yumruuk ve uçan tekme atıyorum o zaman.
_ Aman Allah'ım! peki öğretmeniniz, sınıf teyzeniz?
_ Onlar mutfağa gittiklerinde kavga ediyoruz, hem de çok kavga ediyoruz. Beni dinlemiyorlar bende kavga ediyorum. Öğretmen içeriye girince hemen minderle oturuyoruz. O da bizi görmüyor.
_ Bak şimdi kavga etmenin ve birine şiddet göstermenin yani temke ve yumruk atmanın kötü bir davranış olduğunu biliyorsun öyle değil mi?
_Evet bunlar kötü bir davranış.
_Ama kötü davranışlardan uzak durmak gerekir, ve yapmamak gerekir. Şimdi bunun kötü davranış olduğunu biliyor ve buna gerçekten inanıyorsan, inandığın şeyi sonuna kadar savunmalısın ve yanlış bir davranışı yanlış olduğunu bile bile yapmamalısın.Bundan sonra sınıftan biri arkadaşlarına veya sana şiddet gösterdiğinde önce onu sözlü uyar, arkadaşım kavga etmeyelim, birbirimize vurmak doğru bir davranış değil diye söyle, eğer seni duymuyor, dinlemiyorsa öğretmenine söyle, öğretmenin onu uyarır. Ama sakın sen de şiddete eşlik etme anlaştık mı?
_ tamam anneee!

19 Şubat 2008 Salı

ORMANA GİDELİM ANNEE

Geçen gece oğluma o anda aklıma gelen bir masal uydurdum. Masal göğe uzanan ağaçlar, rengarenk çiçeklerle dolu, kuşların, tavşanların, kanguruların, aslanların mutlu bir şekilde yaşadığı bir ormanda geçiyordu. Ormanda tüm hayvanlar mutlu mesut yaşarken bir gün avcılar geliyoru, tüfekleriyle karşılarına çıkan hayvanları bir bir vuruyorlardı. Önce hayvanlar tükeniyordu, sonra baltalarla gelip ağaçları kesiyorlar, ormanı yok ediyorlardı. Sonunda da o güzel ormanın yerinde kurak, yer yer çatlamış kocaman bir toprak parçası kalıyordu, yağmur yağdığında seller oluşuyordu ve bu ağaçsız toprağa artık yağmur bulutları yağmur bırakmaz olmuştu, yağmura ihtiyaç duyan başka yerlere gidiyordu bulutlar.. Yıllar sonra bir gün okul çocukları büyük bir otobüsle bu eskiden güzel orman olan yere ziyarete geldiklerinde çok üzülüyorlar, bir kampanya başlatıp kendi harçlıklarını ve kampanyalarına dahil olmak isteyenlerin ilave ettikleri paralarla çam fidanları satın alıp bir hafta sonu yine otobüslerle bu alana gidiyorlardı. Çukur açıp, toprak atarak fidanları bir bir dikiyorlardı. Minik fidanları gören yağmur bulutları yeniden yağmur bırtakıoyrlardı buraya, çocuklar büyüdükçe minik çam fidanları da büyüyordu. Çamlar büyüdükçe kuşlar dallarına yuva yaptı, tavşanlar, kangurular yeniden ormana gelip yuva yaptılar, çoğaldılar :)))
Masalımı dinleyen oğlum, özellikle masalın sonunda mutlu mutlu gülümserken sorular sormaya başladı. Bir çam fidanı kaç paradır anne, yakınlarımızda çam fidanı satılıyor mu? Bir çam ağacı fidanının üç tane bir sayılı paraya satıldığını duyunca çok sevindi. Annecim nolur, biz de fidan alalım, oramana görütüp dikelim olur mu? diye yalvarmaya başladı. Ona Tema'dan bahsettim, bağışlarla nasıl orman yapıldığını, sonra kendisinin doğumunda hemen gidip bir çam fidanları aldığımızı ve kendia dına dikildiğini, belgelerini gösterdim. Ama anlattıklarım soyut geldi ona, kendi elelriyle ağaç dikmek istiyordu, o ormana değil anne bizim ormanımıza dikelim dedi. Sonra dün karşılaştığı herkese biz çam fidanı alacağız, üç tane bir sayılıparan varsa sen de alabilirsin, sonra ormana götüreceğiz, dikeceğiz, çok yavaş büyüycek ama büyüyüp kocaman bir adam olduğumda çam ağacım da kocaman olucak ve kuşlar yuva yağıcak, çok yağmur yağdıracak, toprak kaymasını önleyecek, küresel ısınma azalacak diye anlatmaya başladı.
Ne diyeyim, benim de hayalim, şöyle ellerimle ağaçlar dikmek, şimdi çocuğun kafasına da soktum, sözmüzü tutmak lazım, bir ağaç dikme kampanyası var mı acaba yakın zamanda???