19 Şubat 2008 Salı

ORMANA GİDELİM ANNEE

Geçen gece oğluma o anda aklıma gelen bir masal uydurdum. Masal göğe uzanan ağaçlar, rengarenk çiçeklerle dolu, kuşların, tavşanların, kanguruların, aslanların mutlu bir şekilde yaşadığı bir ormanda geçiyordu. Ormanda tüm hayvanlar mutlu mesut yaşarken bir gün avcılar geliyoru, tüfekleriyle karşılarına çıkan hayvanları bir bir vuruyorlardı. Önce hayvanlar tükeniyordu, sonra baltalarla gelip ağaçları kesiyorlar, ormanı yok ediyorlardı. Sonunda da o güzel ormanın yerinde kurak, yer yer çatlamış kocaman bir toprak parçası kalıyordu, yağmur yağdığında seller oluşuyordu ve bu ağaçsız toprağa artık yağmur bulutları yağmur bırakmaz olmuştu, yağmura ihtiyaç duyan başka yerlere gidiyordu bulutlar.. Yıllar sonra bir gün okul çocukları büyük bir otobüsle bu eskiden güzel orman olan yere ziyarete geldiklerinde çok üzülüyorlar, bir kampanya başlatıp kendi harçlıklarını ve kampanyalarına dahil olmak isteyenlerin ilave ettikleri paralarla çam fidanları satın alıp bir hafta sonu yine otobüslerle bu alana gidiyorlardı. Çukur açıp, toprak atarak fidanları bir bir dikiyorlardı. Minik fidanları gören yağmur bulutları yeniden yağmur bırtakıoyrlardı buraya, çocuklar büyüdükçe minik çam fidanları da büyüyordu. Çamlar büyüdükçe kuşlar dallarına yuva yaptı, tavşanlar, kangurular yeniden ormana gelip yuva yaptılar, çoğaldılar :)))
Masalımı dinleyen oğlum, özellikle masalın sonunda mutlu mutlu gülümserken sorular sormaya başladı. Bir çam fidanı kaç paradır anne, yakınlarımızda çam fidanı satılıyor mu? Bir çam ağacı fidanının üç tane bir sayılı paraya satıldığını duyunca çok sevindi. Annecim nolur, biz de fidan alalım, oramana görütüp dikelim olur mu? diye yalvarmaya başladı. Ona Tema'dan bahsettim, bağışlarla nasıl orman yapıldığını, sonra kendisinin doğumunda hemen gidip bir çam fidanları aldığımızı ve kendia dına dikildiğini, belgelerini gösterdim. Ama anlattıklarım soyut geldi ona, kendi elelriyle ağaç dikmek istiyordu, o ormana değil anne bizim ormanımıza dikelim dedi. Sonra dün karşılaştığı herkese biz çam fidanı alacağız, üç tane bir sayılıparan varsa sen de alabilirsin, sonra ormana götüreceğiz, dikeceğiz, çok yavaş büyüycek ama büyüyüp kocaman bir adam olduğumda çam ağacım da kocaman olucak ve kuşlar yuva yağıcak, çok yağmur yağdıracak, toprak kaymasını önleyecek, küresel ısınma azalacak diye anlatmaya başladı.
Ne diyeyim, benim de hayalim, şöyle ellerimle ağaçlar dikmek, şimdi çocuğun kafasına da soktum, sözmüzü tutmak lazım, bir ağaç dikme kampanyası var mı acaba yakın zamanda???

NOSTALJİ...

zaman geri dönse ve ben şu resimlerdeki halimde kalsam... hiç büyümeseydik daha mı iyiydi? Bu günlerde nostalji yaşıyorum bol bol, eski resimler çıkıyor bir bir karşıma ve ben her bir resmin içine dalıp gidiyorum...
Eski resimler, anılar, nostalji yaşamak da apayrı bir keyif...


Bu resimde annem, babam, kardeşlerim ve ben varız. herkes ne kadar mutlu görünüyor değil mi??

İÇ DÖKME...

En uzak mesafe
ne Afrika'dır,
ne Çin,
ne Hindistan,
ne seyyareler,
ne de yıldızlar geceleri ışıldayan...
En uzak mesafe iki kafa arasındaki mesafedir birbirini anlamayan.....

Can Yücel
Can YÜCEL' in bu söz dizinini daha önce de okumuştum ama son günlerde bu sözleri neredeyse baş yapıt haline getirdim ve hayatıma cuk oturdu.
On beş gündür sağ olsun k.yınv.lidem bizdeydi. Bu arada kendilerinden "büyüteç hanım" diye bahsetmek istiyorum. Af buyrun.
Büyüteç hanım kötü bir insan değildir,hatta uslanmaz biri olan ben kendisini severim her insanı sevdiğim gibi. Fakat bir araya geldiğimizde beni çok yorar, genelllikle hiç susmayan kafa sesim ve büyüteç hanım bir araya gelir ve y.aprak d.ökümü dizisinin "fikret" karakterine benzer suskun edalarla "nolur sabrımın sonu gelmesin.." halde geçer onunla birlikteliğim.
On beş gün önce dadaşlarını da alarak sürpriz bir şekilde habersiz geldi, acilen gidildi, karşılandı. On beş gün evimizde misafir edildi, baş tacı edildi. Fakat geçen süre zarfında bir kere daha anladım ki biz birbirine en uzak iki kafayız...
Ben ne kadar uğraşsam, istediğim kadar kendimi ifade etmeye çalışsam da asla beni anlamıyor. Dediğinin üstünde duruyor. Ortamdan ç.atlasam yine aynı yerde. hani git deveyi hendekten atlat ama büyüteç hanıma laf anlatma. Onu da öyle kabul et, boş ver diyeceksiniz ama o da kolay değil. Yani bir kişiyi boş vermek benim için kolay değil, isterim ki aramızda anşalılmamışık kalmasın, şeffaf olalım. Hatta üstüne giderim, iletişim problemi nereden kaynaklanıyor, ne yapmalı, ortaya koyarım her şeyi, uğraşırım. Kimse dörtlük değildir,ben de dört dörtlük ya da süper değilim, etlinin sütlünün derdinde değilim. Ama anlaşılmama durumuna tahammülüm yok, yokmuş..(Boş vermek daha kolay ama bu kez de o kişiye ot muamelesi yapıyormuşum gibi geliyor) ot değil ki kardeşim öyle değil mi?
İnsan olan her yerde her şeye hazırlıklı olmalıyım şeklinde bir yaşam felsefem var. İnsan oğlunun doğası gereği beklenmedik her şeye, hatta bana karşı hislerine bile saygı duyarım. Ne hisediyorsa hakkı vardır. Ama gel gör ki tüm bunlar anlayana yapılırmış. Gel gör ki cahillik ne zormuş. Al aşağı oldum işte...
Uslanmam ben, sağlığımdan oluyorum yine de uslanmıyorum, bırak mücadeleyi demi, kimse anlamasın seni boş ver demi, ordan alıp şuraya koymayıversin seni, niye uğraşıyosun ki..
Birde sabahtır yazdığım aslında incir kabuğunu doldurmayan fakat görüş ve yaşam tarzı farklılığını açıkça ortaya koyan bu durumlarda eşimle de malesef karşı karşıya geliyoruz. İki arada bir derede durumlar oluyor. Dönüp geriye baktığımda aslında herkesin aynı yerde olduğunu görüyorum. Değişen, bakış açılarını farklılaştıran sadece benim. Ve sık sık geriye dönüp yine aynı şeyleri hissetmeyecek olacağımı da söyleyemiyorum kendime..
Tüm bunları düşünürken vertigom, kulak çınlamam başlıyor. Cihazımı hatırlıyorum. yeni aksesuraımı.
Her şey tamam, her şey kabul de vücudumun biyolojik tepkilerinin önüne geçmeyi nasıl öğreneceğim? nasıl başaracağım ???

NEYE NİYET NEYE KISMET HAFTA SONUM

Bu hafta sonu neye niyet neye kısmet halde geçti. Cumartesi günü kayınvalidem halen bizde olduğu ve de gitme niyetinde bulunmadığı için önce evde temizlik yapıp ardından iş arkadaşımın kızının doğum gününe katılmayı planlamıştım. Ama cumartesi sabahı hava yağışsız olunca kocamla annesi sürpriz bir şekilde memleketlerine doğru yola çıktılar. Oğluşumla ben evde yalnız kaldık, ohh diyemedim. Meteorolojinin ardı arkasına uyarılar verdiği şu karlı kışlı hafta sonunda sadece annen gitsin, sen kal, bu soğukta iş güç mü olur deyip de ikna edemediğim, sabahın dokuzunda yolara düşen kocamın ardından el kadar çocukla bucadan balçovaya nasıl giderim diye kara kara düşünmeye başladım. Toplu taşım araçlarıyla bu soğukta uyyy.. En iyisi güzel bir kahvaltı hazırlayayım dedim, dolaptan kahvaltılıkları çıkarıp çayın altını ateşledim. Annemleri aradım, onlar da yeni uyanmış; haydi kahvaltıya gelin , öğleden sonra serap gelicek (çok sevdiğim bir aile dostumuz babamların dördüncü çocuğu sayarız kendisini..) annesine gidicez, sen de bizimle gelir sonra doğum gününe geçersin önerisini önce reddettim, sonra babamın bizi almak için yola çıktığını duyunca masayı toparlayıp hazırlandım. Darmadağınık ve temizlenmeyi bekleyen evimin kapısını çekiippp çıktım. Annemde deniz manzarası eşliğindeki kahvaltımıza saat öğleyi geçtiğinden annemi almaya gelmiş olan serap da katıldı, hatta boş verin kahvaltıyı, hemen gidelim annem bir sürü şeyler yapmış, karnınızı doyurmayın dedi de yok anacım, bu sabah bu ikinci olucak tam masa kuruluyor, toplanıp gidiyoruz, bu sefer ille yiyeceğim deyip yumuldum masaya. Serap (abla) saçlarımı yeni imajımı çok beğendi, hep birlikte annesine salonuna yeni seçtiği mobilya ve perdelerini görmeye gittik. Çay faslının ardından serap beni doğum günü için alış veriş merkezine bıraktı.
Bal böceğimle ilk kez dışarıda (özel aktivite merkezinde) bir doğumgünü partisine katıldık. Ortam gürültülü ve kalabalık olsa da konuşulanları rahatça anlayabildiğim, gürültüden de bolca nasibimi alabildiğim için mutluydum. Bol bool fotoğraf çektim. Çocuklar eğlendiler, zıpladılar, hopladılar, terlediler anneler soydu, top havuzunda kim kimdi, melteminki mavili olandı, yok canım o kahverengili, amaaa az önce maviydi haa annesi soymuş, melteminkine dikkat edin şimdi kırmızılı... muhabbetler oldu, yüz boyama yaptırdılar.. Bende iş ortamı dışında arkadaşımla bir arada olma ailesi ve grubuyla tanışma imkanı buldum. Keyifli bir halde ayrıldım.
Dönüşte annem, serap ve ben çok yakınımdaki başka bir alışveriş merkezinde buluştuk. Serap'ın kızını dershaneden aldık, bu kez Kipa alışveriş merkezine gittik. Haydi balık alıp evde yiyelim dedik, vaz geçtik, orada bir şeyler atıştırdık. Mağazaları dolandık, erkek kardeşime uğradık. Eve dönerken iğde, mısır ve çerez aldık. Eve gittik, dışarıdan gelen rüzgar uğultularını dinleyip sıcacık kuzinede kendimize kumpirler hazırlayıp üzerine de meyve ve çerezlerimizi yedik. Geç saatlere kadar sohbet ettik, zaman zaman aklıma darmadağınık evim, yıkanacak çamaşırlarım gelse de ortam güzeldi, boş veeerrr dedim kendime... Sabaha karşı uyuyup ertesi gün öğleye doğru uyandık. Hava buz gibiydi. İnceden kar atıştırıyordu. Dağlara baktık zirveleri bembeyaz olmuş. Serap bu sene kar görmeyi çok istiyormuş. Bozdağ'a giderken çağırmıştık gelememişti. İlle yakın bir yerlere kar görmeye gidelim diye, çocuklar gibi, tutturdu. Kocasına çok teklif etmiş bu sene bir hafta sonu gidelim , kar görelim, kartopu oynayalım, kayalım diye, ama kadıncağız kar dedikçe adamcık uyuzlaşmış, evden dışarı çıkarmak mümkün olmamış. Serap kaaaar, kartopu, kardan adaammm dedikçe baktım bal böceği ayaklandı. Kardan adam yapabilmek için teçhizat toparlamaya başladı: gözleri için zeytin, burun için havuç, şapka yapmak için gazete kağıdı, ağız için portakal kabuğu... Vay sıpam beniiim yılların kardan adamcısı olmuş da haberimiz yokmuş. E torunları da ayaklanınca dedeyle anneanneyi evde tutmak ne mümkün, zaten heberlerde de izmirlilerin kar yağan tepelerdeki eğlenceleri gösteriliyordu. Bizde düştük İzmir-Manisa yolunaaa. Trafikte bayağı bir zaman kaybettik, çünkü neredeyse izmirin yarısı bizim gibi "kar görme sevdalısı" olarak yollardaydı. Soldaki bir köy yolundaki kar miktarı fazla gibi olunca sola saptık. OOOhhh mis gibi kar, buz gibi sert bir rüzgar, eldivensiz biz hanımlar (napalım evimizden gitmedik ki eldivenlerimizi alalım), çılgın bir anneaenne ve dede, el kadar sıpam birde serabın kızı üşüye üşüye kar topu oynadık. Ellerimize poşet geçirdik, annem çorap giydi ellerine hatta. Çok güldük, eğlendik ama en fazla yarım saat kalabildik. Kar öyle ince ince yağmıştı ki bir türlü birleştirip kardan adam yapamadık. Ama sağ olsun annem öyle akıllılık etti ki büyükçe bir poşete kar doldurup arabaya bagaja attı. Arabamızın önüne de bir miktar kar koyduk ki, dönüş yolunda havamız olsun :)) yarı donmuş halde arabaya bindik, babam eve bırakacaktı ama serap ve annemden öyle cazip teklifler geldi ki yine boş veeerrr dedim. Ortama sadık kaldım :)
Eve dönüş yolumuzda yine bir alışveriş merkezine gittik. Sonra evde sıcacık yenekler yerken babam bagajdan çıkardğı kar torbasıyla geldi. Ne yazık ki diğer malzemeler bagajda heba olmuştu. O sert rüzgarda balkonda uğraşa uğraşa bir kardan adam yaptı ki sormayın, boynu koptu kopacak... Kocaman bir portakal kabuğu ağız oldu nerdeyse buzlaşmış karlardan yapılmış kardan adamımıza, acil yardım ekibi olarak pörsümüş buruş buruş bir havuç bularak burun yaptık, başlıksız olur muuuu, ver kızım bereni veeee mutlu çocuklarımızla bol bol fotoğraf çektirdik. Yarı korkunç- komik kardan adamımız balkonda yerini aldı :)





Pazar gecesi geç saatlerinde izmire gelen kocamla eve döndük, ama ana oğul mutlu, güzel anılarla evimizdeydik.
Dün sabah işe gelirken yolda kar serpiştiriyordu. Hava buz gibi soğudu,kar öğleye kadar yağdı ama ince yağdığı iiçin tutmadı, arkadaşlarla öğle paydosunda yemeğe giderken havada uçuşan kar taneleriyle "kar tanesi oyanayalım mııı?" esprisi bile yaptık...

14 Şubat 2008 Perşembe

YENİLENDİM, GEZDİM, GELDİM

Merhaba günlüüükk, yine gezdim geldim. Bu hafta üç gün izinliydim. Şööyle bir Simav ve Bursa turu yapıp döndük. Üç gün oluşu nedeniyle yollarda zaman kaybı yaşasak da ruhuma iyi geldi, oğlum, annem ve babamla bir arada olmak, teyzemi ziyaret etmek, oğlumu orada kuzenleriyle bir araya getirmek ve oğlumla birlikte yeni bir şehri keşfetmek çok güzeldi.
Geçtiğimiz hafta kulaklarımda bir atak daha oluştu ve işitmem kötüledi, bu kez orta kulakta östaki iyi çalışmadığı için havalanma-basınç problemi de eşlik edince algılama düzeyim iyice düştü, ne rahatça TV seyredebildim, ne telefon zil seslerini duyabildim, boşlukta yürüyor gibiydim. Sonraları insanların A dediğini B anlamaya başladım. Çok zordu durumum. Heyet raporum çıkalı bir hafta oluyordu, eşimle karar verdik, hızlandırılmış bir kararla gidip cihazımı satın aldık. Cuma öğleden sonra cihaz elimdeydi, dijital bir model olduğu için programlanması için işitme uzmanına gittim. Minicik, siyah renkli kulak arkası bir cihaz. Bilgisayar ortamında ayarlar yapıldıktan sonra kullanıma geçtim, ilk anda sessiz odadan koridora çıktığımda ayak seslerini kafamın içinde duydum sanki, her yer çok gürültülüydü. Bilgi işlemde kodlama için sıra bekliyordum, aniden "çötannkkk" diye bir ses duydum, irkilerek sesin nreden geldiğini çevremde ne oup bittiğini çözmeye çalışarak bakınırken bilgi işlemde görevli bayanın "kodlandı" mühürünü yeniden basışıyla aynı sesi duyunca mevzuyu anladım. Halen klavyedeki tuş seslerini duyarak yazmaya alışmaya çalışıyorum. Cihaza uyum bazen bir ayı bulurmuş ama ben bir hafta kadar sürede alışabilirim diye düşündüm. Cihazla ilk günleri evde geçirmenin daha uygun olacağı tavsiye edilince iş hayatında ikinci kez emekli olmuş babamın emeklilik gezisine eşlik ettik oğluşla.. Yani üç gün cihaza uyum izni aldım.
Cihazla ikinci günüm çok daha iyiydi, artık ince seleri duymada sorun yaşamadığım için kendimi hayata daha çok katar oldum, fark ettim ki atak nedeniyle köşemde sus pus , memnuniyetsiz bir halde oturan ben hemen hayata adapte oldum. Bal böceğimle oyunlar oynadım, hatta başım mı dönecek diye düşünmeden timsah yürüyüşü bile yaptık salonda yerde. Çocukcağızım çok mutlu oldu, o mutlu oldukça ben keyiflendim, mutluluğum evin içinde herkese yayıldı :) Çok şükür sesleri doğala yakın halde duyuyorum, biraz mekanik gelse de beklediğimden çok daha iyi. O gün iş çıkışı hemen kuaföre gittim. Saçlarımı kulaklarımı örtecek şekilde kestirip cihazın görünürlüğünü engelledim. Cihazın görünmesi benim için problem değildi aslında ama kulağımdaki işitme cihazını gören kişiler ya yok yere ses tonlarını yükseltiyorlar ya da hastalık öykümü illede öğrenmek istiyorlardı. Öyle uzuyordu ki soruları KBB doktorum bile rahtsızlığımla bu denli ilgilenmiyordu. Bir de oğlum bu durumdan etkilenmesin istedim, saçlarım kesildi, cihaz görünmüyor.
Bal böceğime işitme cihazımdan bahsetmememe kararı almıştım, ancak babası telefon görüşmesinde bahsederken duydu, yanıma gelip" anneee sana cihaz mı alındı, bakayım" dedi. Saçlarımı kaldırıp, cihazı gösterdim, artık kulaklarım iyileşti dedim. Birden hırçınlaştı, hiç güzel değilmiş deyip cihazı kulağımdan çıkarmak istedi, çok tepki vermedim. Sakin kaldım. "Saçlarını niçin kestirdin anne" dedi. Bu kez saçlarımı kısaltmama sinirlendi, saçlarımın çok güzel olduğunu söylediğimde de aynı hırçınlıkla çok çirkin olmuşsun kendini beğenmiş dedi. O gece evde avaz avaz bağırarak konuştu. Ne yaptıysak sesini alçaltmasını sağlayamadık. Ama yukarıda da yazdığım gibi ertesi günü benim de oyunlarına katıldığımı, rahatça söyleyebildiklerimi anlayabildiğimi keşfettikçe mutlu oldu.
Bir sonraki gün hep birlikte yola çıktık, önce Simava gittik, bir gece simavda kalıp ertesi gün Bursada oturan teyzemin evine gittik. Teyzemin iki kızı var biri balböceği ile aynı yaşta diğeri ilk okul ikinci sınıfa devam ediyor. Bol bol eğlendiler, geceleri aynı yatağa yatıp uyuyana kadar kıkırdadılar, sabahları bizden önce uyanıp üçü imece usulü bize sürpriz kahvaltı masaları hazırladılar. Bir akşam mudanyaya gidip, balık ziyafeti yaptık. Dün akşam üzeri İzmire bizi çok özlemiş olan babamızın yanına döndük.
Yolculuk sırasında tarlalarda korkuluklar aradık, gördüğümüz korkulukları birbirimize gösterip eğlendik, sürülerini otlatan çobanların her birine kısa masallar uydurduk oğlumla ve bol bol sarıldık, sarmaştık yollarda, oğlumla birbirimize karıştık iyice..
Bu sabah işyerime geldiğimde ilk işim bangır bangır çalan telefon zillerini kısmak oldu. Tanrım ne eziyet ediyormuşum meğer arkadaşlarıma ve nasıl da duymuyormuşum bu cıngıl cıngıl sesleri. Çok şükür Allahım artık rahatça duyuyorum. Cihazın dış kulak çevresine dolanan bir parçası var, malesef tahriş ediyor, yara oluşturuyor. Bir parça pamuk kullanmayı denedim ama o zaman da hışır hışır pamuk sesi duyuyorum. Birde bu tahribat işini çözdüm mü değmeyin keyfime...