14 Şubat 2008 Perşembe

YENİLENDİM, GEZDİM, GELDİM

Merhaba günlüüükk, yine gezdim geldim. Bu hafta üç gün izinliydim. Şööyle bir Simav ve Bursa turu yapıp döndük. Üç gün oluşu nedeniyle yollarda zaman kaybı yaşasak da ruhuma iyi geldi, oğlum, annem ve babamla bir arada olmak, teyzemi ziyaret etmek, oğlumu orada kuzenleriyle bir araya getirmek ve oğlumla birlikte yeni bir şehri keşfetmek çok güzeldi.
Geçtiğimiz hafta kulaklarımda bir atak daha oluştu ve işitmem kötüledi, bu kez orta kulakta östaki iyi çalışmadığı için havalanma-basınç problemi de eşlik edince algılama düzeyim iyice düştü, ne rahatça TV seyredebildim, ne telefon zil seslerini duyabildim, boşlukta yürüyor gibiydim. Sonraları insanların A dediğini B anlamaya başladım. Çok zordu durumum. Heyet raporum çıkalı bir hafta oluyordu, eşimle karar verdik, hızlandırılmış bir kararla gidip cihazımı satın aldık. Cuma öğleden sonra cihaz elimdeydi, dijital bir model olduğu için programlanması için işitme uzmanına gittim. Minicik, siyah renkli kulak arkası bir cihaz. Bilgisayar ortamında ayarlar yapıldıktan sonra kullanıma geçtim, ilk anda sessiz odadan koridora çıktığımda ayak seslerini kafamın içinde duydum sanki, her yer çok gürültülüydü. Bilgi işlemde kodlama için sıra bekliyordum, aniden "çötannkkk" diye bir ses duydum, irkilerek sesin nreden geldiğini çevremde ne oup bittiğini çözmeye çalışarak bakınırken bilgi işlemde görevli bayanın "kodlandı" mühürünü yeniden basışıyla aynı sesi duyunca mevzuyu anladım. Halen klavyedeki tuş seslerini duyarak yazmaya alışmaya çalışıyorum. Cihaza uyum bazen bir ayı bulurmuş ama ben bir hafta kadar sürede alışabilirim diye düşündüm. Cihazla ilk günleri evde geçirmenin daha uygun olacağı tavsiye edilince iş hayatında ikinci kez emekli olmuş babamın emeklilik gezisine eşlik ettik oğluşla.. Yani üç gün cihaza uyum izni aldım.
Cihazla ikinci günüm çok daha iyiydi, artık ince seleri duymada sorun yaşamadığım için kendimi hayata daha çok katar oldum, fark ettim ki atak nedeniyle köşemde sus pus , memnuniyetsiz bir halde oturan ben hemen hayata adapte oldum. Bal böceğimle oyunlar oynadım, hatta başım mı dönecek diye düşünmeden timsah yürüyüşü bile yaptık salonda yerde. Çocukcağızım çok mutlu oldu, o mutlu oldukça ben keyiflendim, mutluluğum evin içinde herkese yayıldı :) Çok şükür sesleri doğala yakın halde duyuyorum, biraz mekanik gelse de beklediğimden çok daha iyi. O gün iş çıkışı hemen kuaföre gittim. Saçlarımı kulaklarımı örtecek şekilde kestirip cihazın görünürlüğünü engelledim. Cihazın görünmesi benim için problem değildi aslında ama kulağımdaki işitme cihazını gören kişiler ya yok yere ses tonlarını yükseltiyorlar ya da hastalık öykümü illede öğrenmek istiyorlardı. Öyle uzuyordu ki soruları KBB doktorum bile rahtsızlığımla bu denli ilgilenmiyordu. Bir de oğlum bu durumdan etkilenmesin istedim, saçlarım kesildi, cihaz görünmüyor.
Bal böceğime işitme cihazımdan bahsetmememe kararı almıştım, ancak babası telefon görüşmesinde bahsederken duydu, yanıma gelip" anneee sana cihaz mı alındı, bakayım" dedi. Saçlarımı kaldırıp, cihazı gösterdim, artık kulaklarım iyileşti dedim. Birden hırçınlaştı, hiç güzel değilmiş deyip cihazı kulağımdan çıkarmak istedi, çok tepki vermedim. Sakin kaldım. "Saçlarını niçin kestirdin anne" dedi. Bu kez saçlarımı kısaltmama sinirlendi, saçlarımın çok güzel olduğunu söylediğimde de aynı hırçınlıkla çok çirkin olmuşsun kendini beğenmiş dedi. O gece evde avaz avaz bağırarak konuştu. Ne yaptıysak sesini alçaltmasını sağlayamadık. Ama yukarıda da yazdığım gibi ertesi günü benim de oyunlarına katıldığımı, rahatça söyleyebildiklerimi anlayabildiğimi keşfettikçe mutlu oldu.
Bir sonraki gün hep birlikte yola çıktık, önce Simava gittik, bir gece simavda kalıp ertesi gün Bursada oturan teyzemin evine gittik. Teyzemin iki kızı var biri balböceği ile aynı yaşta diğeri ilk okul ikinci sınıfa devam ediyor. Bol bol eğlendiler, geceleri aynı yatağa yatıp uyuyana kadar kıkırdadılar, sabahları bizden önce uyanıp üçü imece usulü bize sürpriz kahvaltı masaları hazırladılar. Bir akşam mudanyaya gidip, balık ziyafeti yaptık. Dün akşam üzeri İzmire bizi çok özlemiş olan babamızın yanına döndük.
Yolculuk sırasında tarlalarda korkuluklar aradık, gördüğümüz korkulukları birbirimize gösterip eğlendik, sürülerini otlatan çobanların her birine kısa masallar uydurduk oğlumla ve bol bol sarıldık, sarmaştık yollarda, oğlumla birbirimize karıştık iyice..
Bu sabah işyerime geldiğimde ilk işim bangır bangır çalan telefon zillerini kısmak oldu. Tanrım ne eziyet ediyormuşum meğer arkadaşlarıma ve nasıl da duymuyormuşum bu cıngıl cıngıl sesleri. Çok şükür Allahım artık rahatça duyuyorum. Cihazın dış kulak çevresine dolanan bir parçası var, malesef tahriş ediyor, yara oluşturuyor. Bir parça pamuk kullanmayı denedim ama o zaman da hışır hışır pamuk sesi duyuyorum. Birde bu tahribat işini çözdüm mü değmeyin keyfime...

29 Ocak 2008 Salı

KAR VAR KAARRR HAYDİ KIZAKLARA

Bu hafta sonu üniversiteden çok sevdiğim bir arkadaşım, sürpriz bir şekilde hafta sonu Denizli'den İzmir'e beni ziyarete geldi, bizde kaldı. Beş yıldır hiç karşılaşmamıştık. Bal böceği ve anne olan benle tanıştı. Bal böceğinden önce defalarca gelip kalmıştı ama sonları araya mesafe girmişti, kendisi halen bekar. Bol bol özlem giderdik, anilarımızı tazeledik. Eski günlerdeki gibi bol bol güldük. Bu kadar seri konuşabilmemize eşim dahil herkes şaşırdı.Anne olarak beni çok beğendi, nasılım dediğimde çok fedakarsın dedi, bal böceğim konusunda bizi tebrik etti. Çok iyi yetiştirmişsiniz dedi, öz güvenine hayran kaldı. Çocuk konusunda övgüler almak insanın ruhuna iyi geliyor.
Cumartesi günü öğleden sonra yine ani bir kararla erkek kardeşim ve eşinin ısrarları üzerine Bozdağ Kayak merkezine gittik. Bal böceği kış başından beri soruyordu, anne madem kış geldi neden kar yağmıyor?, diye. Ankarada oturan yakınlarmızdan defalarca gelirlerken kardan adam getirmelerini rica etti. En büyük hayali bir kardan adam yapıp burnuna havuç takmak :) Misafirimizi de yanımıza alıp saat öğleden sonra bir buçuğu geçiyor olmasına rağmen yola çıktık.
Karla kaplı Bozdağ'ı görünce her birimiz çocuklar gibi şendik:) Kar fazla olmadığı için kayak yapılamıyor ancak kızaklarla kayılıyordu. Kızakla kayıp defalarca yuvarlandık. Çok eğlendik. Misafirimiz çok üşüdüğü için kafedeki kaloriferin başından ayrılamadı ancak bizler ailece tadını çıkardık. Bal böceğim de çok mutlu oldu. Kayerken her birimiz bir diğerinin haline gülerken, defalarca filelere çarpıp yuvarlandık, filelerden dışarı çıktık. Dağa tırman, sonra in derken orada hemen anlamadık ancak ertesi gün her birimizin bel ağrısı vardı, hatta kuzenim elinde lasonil kutusu ile geziyordu. Haşatımız çıkmıştı;ertesi gün her yerimiz et kesiği olup ağrısa da oradaki hallerimiz görülmeye değerdi. Çok komiktik ve çoook eğlendik.
Hava kararırken döndük. Bal böceğim kar nerdeyse buzlaşmış olduğu için kardan adam yapamadı ama kaydı, eğlendi. Dönüş zamanı geldiğinde yerden iki parça buz alıp cebine koymaya kalktı, eve kar getirecekmiş. Kar erir, eve kadar dayanmaz üstelik cebinde seni üşütür, hasta olursun deyince bu kez iki buz parçasını elindeki plastik küreğinin içine koydu. Erimez, erise bile ben onu buzluğa koyarım, su olsa da yine donar kar olur, canım isteyince buzluktan çıkarıp bakarım diye bize açıkladı. Arabada uyuklarken elinde minik yeşil küreği, içinde karları bir süre yolculuk yaptı, sonunda tamam su olup eridiğinde onu dökerim bende eve kadar elim çok yorulucak dedikten bir süre sonra uykuya daldı.
Altta Bozdağ yolunda arabadan çektiğimiz bir kaç fotoğrafımız var. Değişik bir hafta sonu ve çocuklarınızla kar eğlencesi yaşamak isterseniz Bozdağ kayak merkezini tavsiye ederim. Üstelik bu hafta kar yağışı arttığı için bizim gibi buzlara değil yumuşak karlar üzerine düşüş yaparsınız :)




Bu aralar, evde oğlumla babssı çok güzel vakit geçirip, birlikte güzel güzel oyunlar oynuyorlar. Salonumuz oyuncaklarla kaplanıyor, her yer dağılıyor ama öyle eğleniyorlar ki ses çıkarmıyorum. Bazı geceler oyuncaklarımızı toplamayacağız, yarın oyunumuza devam edeceğiz diye beni uyarıyorlar. Böyle günlerde ertesi gün evimize sürpriz misafir gelmesin diye dua ediyorum, şayet legolardan yapılmış çiftlikler, hayvan taşıyan envai çeşit araba... vs arasında geçiş yolu hiç yok gibi bir şey oluyor. Geçen akşam, evde babasıyla karşılıklı futbol oynayan oğlum şöyle diyor, bir yandan oyuncularını kontrol ederken, Alex, alexi haydi alex, tunç tunç yakala topu, hakan haydi şut çek. Bulduğu futbolcu isimlerine şaşırdım doğrusu :)Onlar baba oğul oynarlarken ben elimde şişlerim örgü örüyorum. Şalımı sonunda bitirdim ve bloguma ekleyeyim diye resmmini çektim. Bir tane de kızkardeşim için başladım onun da bitmesine az kaldı. Sonunda kullanılabilecek şekilde bir şey örebildim. yani elim şekillendi, örgüm düzeldi. Örgü örmeyi seviyorum. Otuzumdan sonra öğrendim ama beni dinlendiriyor, bir şey üretmeyi seviyorum ve kukal çınlamalarını dinlemeyip bir işle meşgul olmuş oluyorum. İşte sanat eserim:



Bir de her akşam düzenli ders çalışıyorlar, ben okul öncesi çocuklara evde bir şeyler öğretmek konusunda kararsızım. Bana çok doğru gelmiyor açıkçası,ancak geçen hafta sınıftaki arkadaşlarıyla bir akşam bir araya getirmiştik, orada bal böceğinin arkadaşlarından daha geride kaldığını gördük. Bakıyorum babası oyun oynar gibi harfleri ve rakamları tanıtıyor, ismini yazmasını öğretiyor ve fazlaca yüklenmiyor. Bal böceği de zevk alıyor, zaten sıkıldığını hissettiği anda eşim bırakıyor, on dakika kadar sürüyor dersleri sonra yine oyun oynuyorlar.

24 Ocak 2008 Perşembe

ÇOCUKLAR ÇOCUK KALSIN




Can DÜNDAR'ın "Kırmızı bisiklet" isimli kitabını bitirdim. Okurken zaman zaman gözlerimin dolduğu, özellikle babaların okumasını tavsiye edeceğim bir kitap. Kitapta değinilen ve benim de bir şeyler çiziktirmek istediğim bir konu var: erkek çocuk ebeveynleri olarak gittiğimiz oyuncak mağazalarında çocuğumuza alacak, sevimli oyuncaklar bulamayışımız. Raflarda sıra sıra dizili, eli makineli tüfekli ve olabildiğince korkunç, terörist görünümlü .... men'li isimleri olan şiddet yanlısı erkek figürleri, sonra yine korkunç görünümlü, dinazor, gergedan vs şeklinde hayvan ve onu yakalamak üzere çeşit çeşit av malzemelerinden oluşan bir paket,türlü av ve avcılar....
Bal böceğim dört yaşını bitirene kadar eve silah almadık, ona aldığımız silah sayılabilecek tek oyuncak su tabancalarıydı. Ancak ana okuluna başladığında, artan sınıf mevcudu ve edindiği yeni erkek arkadaşları, bir de sahiplenmeye çalıştığı erkek çocuk kimliği ..vs etkileriyle masumuyiyet çağını yavaş yavaş geride bıraktı. Bildik, yaramaz, ele avuca sığmaz bir erkek çocuğa dönüşürken silah ve tabancayı da bir şekilde yaşamımıza sığdırdı. Okul çıkışı çoğu kez sınıfımızdan bir arkadaşı elinde tabancası sağa sola koşuştururken etrafında fingirek gibi dönüp de tabancana bakabilir miyim diyen oğlumu uzaktan izlediğimde gözleri ışıl ışıl halde arkadaşının silahını nasıl incelediğini gördüm. "Anneee arkadaşımın silahından bana da alalım mıı?" dediğinde, silahların korkunç işlevini, öldürmeye yarayan bir araç olduğunu ve silahların güzel oyuncaklar olmadığını açıkladım. Başlarda ses çıkarmadı ama gördüğü her silahı gözleri ışıl ışıl inceledi, sonra ne zaman silah almamı istese silahla ilgili kurduğum her cümleye kızdı, direndi, silahlar kötü oyuncak değil, güzel oyuncak dedi. O zaman kendime sık sık tekrarladığım şu sözü hatırlattım: "Çocuğumuza istemediğimiz kişi, davranış ve nesnelerden izole bir hayat sunmamız mümkün değil. Biz ancak kendi çocuğumuzun davranışlarını kontrol edebiliriz, çevrenin değil." Doğru, ben hep böyle söyleyip bunu savunmamış mıydım. İşte bu düşünceden hareketle bir süre sonra dedesinin oğluma silah almasına hayır diyemedim. Zaten yasakladıkça, şöyle böyle dedikçe daha çok ilgi duyar olmuştu ve başka çocukların oyuncaklarının etrafında dönüp yalvar yakar olup silahlarıyla oynamak için izin istiyordu. Sonunda onun da bir silahı oldu. Her seferinde silahların öldürme amaçlı kullanılmasının yanlış olduğunu anlattım. Ama yok sayamadım silahları, almayayım oynamasın da diyemedim. Sonra iki, üç silah daha aldırdı bize, hatta biri minik saçmalar atan bir av tüfeği. Hepsiyle oynadı, merakını giderdi. Şimdi istese de silah almıyorum, başlarda bir süreliğine silahın yerine cam vb. yerlere yapışan vantuzlu plastik ok atan silah aldım. Şimdilerde olabildiğince eğitici oyuncak ya da şiddet içerikli olmayan oyuncaklara yönlendiriyorum ve o tiplerde oyuncaklar satın alıyorum.
Geçenlerde bal böceğimin sınıfından bir kız arkadaşının evine davetliydik. Bal böceği sınıfından yine çok sevdiği bir erkek arkadaşı da ailesiyle gelince çok mutlu oldu. Ancak iki erkek çocuğun yanında ev sahibi kızımız yalnız kalmıştı. Anneler mutfakta yemek hazırlığı yaparken sık sık yanımıza gelip yakındı:"Şu erkekler ne garip, önce gel oynayalım diyorlar, sonra birbirlerini öldürüyorlar. Erkeklerin bütün oyuncakları da garip sadece silah, tabanca ve arabalarla oynuyorlar, arabalarını çarpıştırıyorlar, yarıştırırken her tarafı dağıtıyorlar. Oyunları da oyuncakları da hiç güzel değil...."
Bizim minik erkeklerimizdeki kimlik farkını şu beş yaşına henüz girmemiş küçük hanım nasıl da güzel irdelemişti.
Oğlumla birlikte oyuncakçı dükkanlarına gittiğimde çok zor durumda kalıyorum, dükkanların en görünür yerlerine konmuş şiddet içerikli onlarca oyuncağı görmezden getirip, diğerlerine göre oldukça sönük kalan ancak oğlumun psikolojisine olmulu katkılar sağlayabilecek oyuncaklara ulaşmasını sağlamak gerçekten kolay olmuyor.
Şiddet, maço erkek kimliği daha bu yaşlardan belleğine kazınmaya çalışılıyor. Çok yazık çok...
Bahsetmek isdeğim diğer konu ise hasta yatağımda her izlediğimde boğazımda bir düğüm oluşturan OMO-Kirlenmek güzeldir reklamı. İzlemişsinizdir muhakkak. Bir robot çocuğun toprağa dokununca ayaklarının robot ayağından çocuk ayağına dönüşmesi ile başlıyor, çocuk doğaya karıştıkça bedeni de normal çocuk bedenine dönüyor...
Ne olur çocuklarımızı odalarında yalnız oyunlara, bilgisayar başında sanal dünyalara terk etmeyelim. Çocuklarımızın çocuk gibi davranabileceği, koşup zıplayabileceği, dahası doğayla iç içe olabileceği ortamlar yaratalım. Bırakalım oyun parklarında toza toprağa karışsınlar, bırakalım çimlerde yuvarlansınlar. Bırakalım çocuklarımız çocuk gibi çocuk olsunlar...

İYİLEŞTİM GELDİM

Rota virüsü sonunda beni de vurdu. Cumartesi günü çok şüküt fayans ustası yatak odamızdan gitti. Sonra ben elimde şişe şişe deterjanlar, genel temizlik bezim, mobilya bezim, cem bezimle yatak odamın her bir tarafını temizledim. Her yer öyle tozlanmıştı ki, duvarları bile silmem gerekti. Yıkanabilecek her şeyi söküp yıkadım. Elim değmişken içime sinmemiş olan yer değişikliğini iptal edip, bal böceğimin odasını eski yerine , oturma odamı da yeniden oturma odası olacak şekilde taşıdım. Kilerden çıkan fazla eşyaları seçtim, koliledim, fazla olanları kocamla kayınvalideme gönderdim. tüm bu işler tek başıma ve bir gün içinde yapınca akşama soğuk algınlığı belirtileri iyice artmıştı.
Pazar sabahı uyandığımda her yerim ağrıyordu. Evim temiz olmasına temiz ve düzenliydi ancak ben bitmiştim. Öğleden sonra ateşlendim. Pazartesi günü işyerime geldiğimde acınacak haldeydim. Doktor üç gün istirahat verdi. Grip nedeniyle kulaklarımın işitme güçlüğü iyice arttı. İlk iki gün ne kapıyı ne de telefonu duymadan, sadece kulaklarımdaki gürültüleri dinleyerek dinlenmeye çalıştım.Aralıksız uyudum, uykuya doyamadım.
Bugün iş yerimdeyim. Kapıdan girdiğim andan itibaren koşuşturmya başladım bile..

16 Ocak 2008 Çarşamba

14 OCAK

Nasıl unutmuşum bilemiyorum. Tarihin 14 Ocak olduğu ayrıntısına hiç dikkat etmeden telefonda sağlık durumumu ve kulaklarımı soran arkadaşa 14 Ocak'ta cihaz denemesi olacak derken, masa takvimimle göz göze geldim. Gözlerim börtledi. Hemen çekmecemdeki randevu kağıdımı bulup saatine baktım, tam bir saat gecikmiştim. O gün yanımda götürmem gereken evraklardan bir vesikalık resim eksik, diğerleri tamamdı. Onu da kocişin cüzdanından tamamlarım dedim. Bir saat gecikmeli olarak işitme cihazı test odasının kapısında bittim. Neyse odyolojik testleri hemen tamamladım, ölçümler ölçümler, atak da bitti, kulaklarım iyi durumdayken yapılan ölçümler ne kadar belirleyici olur ki diye de düşünüyorum. Kulağıma envai çeşit ses verildi. Konuşma testleri yapıldı. Duyduğum tek heceli kelimeleri tekrar ederken zorlandım. Odyolog pas mı dedi, kas mı dedi, tas mı dedi, işin içinden çıkamadım. Neyse sonuçlarla ilk gittiğim odaya tekrar gittiğimde, verileri bilgisayara girdi odyolog bayan, sesi sakin ve güleryüzlüydü. Daha önce hiç cihaz denemesi yaptırdınız mı sorusunu, hayır diye yanıtladım. Bende güler yüzlü ve sakindim. Sanki karşımdakini rahatlatmaya çalışan bir halim vardı. Size iki cihaz öenrebileceğim dedi, ancak bunlar kulak içi modeller değil. Kalın seslerde kulağınız normal sınıra yakın değerlerde, ince seslerde kaybınız çok, kulak içi modelller kulağınızda tıkanıklık hissi yaratır ve kulağınızın duyabildiği kalın sesleri azaltır dedi. Kulak arkası ama küçücük kulaklıklar var size önerebileceğim dedi. Görsellik çok önemli değil dedim bayana (halen karşımdakini sakinleştirme çabam sürüyor..) Önemli olan fayda görebilmem, cihazın görünür ya da gizli olması hiç mühim değil, dedim. Cihazı kulağıma yerleştirdi, bilgisayardan bazı ayarlar yaptı ve cihazını şimdi açıyorum dedi. Odyolog sesini nasıl duyduğumu sordu, geldiğniz ana göre sesim farklı mı dedi. Kesinlikle farklıydı, sanki bir mikrofondan konuşan robot sesi gibiydi. (Mekanik duyuyorum eyvahhhh...)Bazı ayarlar daha yaptı. Ses bir parça iyileşti. Kulak şikayetlerimin her zaman aynı seviyede seyretmediğini açıkladım. Ve odyologun sesinin çok da belirleyici olmadığını söyledim. Zaten sizin sesinizi kulaklık yokken de rahat duyuyordum dedim. O zaman bana bazı belirleyici sesler dinletmek istedi. Bilgisayardan şarkılar açtı. Sorular sordu. Bir keman sesi dinletti, sonra flüt sesi. Sonra bu cihazın bir üst modeli var, siz o modelde daha çok kazanç sağlayacak gibisiniz deyip ikinci cihazı kulağıma yerleştirdi, bir takım ayarlardan sonra o cihazı açtı. Odyologun sesi çok daha doğal geliyordu. Cihazın üst model olduğu kanıtlandı dedim kendi kendime ve bu arada neden titriyorum? Kulaklarım da çınım çınım çınlıyor.
Odyolog şöyle devam etti, önce size dinlettiğim şarkıyı cihaz kapalı durumdayken dinlemenizi istiyorum, bana ne duyduğunuzu söyleyin. Dinledim keman ve flüt sesi duyuyordum. Şimdi cihazınızı açıyorum dedi. Ne duyuyorsunuz sorusunu gözlerim dolu dolu yanıtladım, şarkı aynı şarkıydı. Keman sesi, flüt sesi, arada tempolar, şarkı söyleyen bir bayan sesi, kendi kulağımla duyduğum şarkıya göre çok daha cıngıl cıngıl bir şarkı duyuyorum. O anda elektriği icat edenden başlayıp işitme cihazlarını icat eden de her kimse öyle büyük şükran duydum ki :)))
Odyolog işitme cihazı tipini, modelini ve cihazdan fayda gördüğümü raporladı. Birlikte doktoruma gittik. Hemen o günkü heyete dahil edildim. Heyet kararım hazırlanırken içeriye giren heyet ekibinden hemen herkesi tanıdığımdan selamlaştık, bugün heyette ben de varım, dördüncü hasta dedim içlerinden birine, yakınınız mı neyiniz oluyor dediler. Benim dedim. :) Yakınım değil kendimim. Koşa koşa eşim geldi yanıma, onu da rahatlattım, cihazdan fayda sağladığımı, şarkıyı nasıl duyduğumu anlattım. İşlemler uzun sürdü, heyet raporu bir kaç günde hazır oluyormuş. Ayrıca devlet şu anda ödemeleri durdurmuş ama fatura karşılığı falan çözüm bulunup alınabiliyormuş, zaten kurum bir kısmını karşılıyor, üstünü kendin ödüyorsun. Bekliyorum, heyet kararım çıkınca her şey netleşecek.
Seramiklerimiz geldi, usta yok. Tam iki kez erteledi geleceği günü, oturma odasını küçücük odaya taşımak hiç iyi bir fikir değilmiş, artık kullanılmayan bir oturma odam ve oğluma fazlaca büyük bir çocuk odam var ve değişiklik yaptığım için pişmanım. Oğlumun halısı odaya küçük geldiği için odanın çıplak kısımlarında yere yatıp oynaması sorun oluyor, daha önceki odası yatak odamla bitişik duvarlıydı. Şimdi evin yatak odamıza en uzak odasında ve geceleri problem oluyor. Eski odasına yatağı, elbise dolabı rahatça sığıyordu. Sadece oyun alanı daha sınırlıydı. Bu oda onun tüm ihtiyaçlarına fazlasıyla yetiyor ama odayı ısıtma problemimiz nedeniyle oyuncaklarını halen salona taşıyor. Hiç bir şey içime sinmedi, ev bana yabancılaştı. Pişmanlık çöktü üzerime , yaptığım işlemi geri alamadım, almayı düşünüyorum ama hiç bir şey yapmadan odalara bakıp bakıp oturuyorum yerime. Seramik kutuları, düzensiz evim ve karşık bir halde ben...