4 Mayıs 2006 Perşembe

SINAVIM VAAAR

Yıllardır kendi kadroma geçmeyi, bu konudaki yönetmeliklerin bir an önce düzenlenmesini bekledim durudum. "Görevde yükselme yönetmeliği" nihayet çıktı. Geçen aylarda teknikerlik unvanımı alabilmem için bir dilekçe yazmıştım personel büromuza. Dün 23 Mayısta sınavın yapılacağı haberini aldım. uzun zamandır benim için hayal konumunda olan teknikerlik unvanının birden bu kadar yakınımda bulunca panik oldum tabiii. Sınav branş derslerimizle ilgili olacakmıi ve bizim bölümle ilgili sadece ben olunca bana ayrı soru hazırlandığını söylediler sınava girecek olan diğer memurlar ayrı bölümlerdenmiş. Onların soruları da ayrıymış tabii. Ben uygun kadrom ve unvanım olmadığı için düz memur olarak çalışıyorum bu sınavı kazandığımda hem mesleğime geçebileceğim hemde maaşım hak ettiğim kadar olacak. Fakat gelin görün ki okulu bitireli 10 yıl olmuş. Ve bilgilerimi hiç bir zaman kullanmadığım için hepsini unuttum. Şimdi tamamen farklı bir alandayım. Evden biraz not toparladım ama hepsi de öyle yabancı geldi ki.... Bir yığın konu var süre çok kısıtlı ne yapmalıyım derken, okuldaki danışmam hocamı aradaım dedim böyle bir durum var, sınav yapılacak branş derslerinden bana yardım edin. Adamcağız haftaya salıya randevu verdi, buraya gel bir bakalım dedi. Bu da bir hafta daha kayıp demek benim için. Bir de demez mi hocam tekniker olduğunda gel bizim yüksekokula burada çalış diye. yapıştı resmen. Ben her ne kadar önce sınavı vermeliyim, tabii isterim gelmeyi şeklinde konuşarak konuyu sınava ve elimde olmayan ders notlarıma odaklamaya çalışsam da canım hocacım orada çalışmamın ne kadar iyi olacağı fikrinden sıyrılamadı.
İşte böyle kafam çok karışık, elimde doğru düzgün notlar yok, soru yok. Ayrıca çocukla da hiiç çalışılmıyor. Ben nott tutmaya çalışırken o da yanıma geliyor kendi defterini açıyor elimdeki kalemi alıp kendi yazıyor, ona ayrı kalem verdim bu sefer bir çizik attıktan sonra kalem değiştiriyor ve bu arada sürekli konuşuyor geveze oğlum. Bitmek tükenmek bilmeyen sorular soruyor.
Yani işim bayağı zor arkadaşlar en azından süre biraz daha uzun olsaydı , hazırlanabilirdim. Şimdi yıllardır beklediğim sınav karşıma çıktı ve balık oldumn resmen. Tabiki kaçırmak istemiyorum böyle bir fırsatı ve elimden geleni yapmaya çalışacağım ama nasıl????

6 Nisan 2006 Perşembe

BAHAR MI ÇARPTI NEDİR?

Üzerimde bir miskinlik var ki sormayın. En ufak bir neşe kırıntısı olmadan öylesine geçip duruyor günler. Hep uyumak istiyorum. Fırsat buldukça bunalım takılıyorum. Biliyorum belki şımarıklık bu yaptığım ama elimde değil. Kendimi üzecek şeyleri bir bir bulup onların üzerinde yoğunlaşıyorum. Hiç susmayan kafa sesime kulak çınlamalarım eşlik ediyor. Bir şeyler yapmak, canlanmak istiyorum ama nafile, olabildiğince tembellik yapmak istiyor gönlüm.
Bahar yorgunluğu dedikleri bu olsa gerek. ben bir an önce kendime gelmeliyim. Ya biri çıksa da şööyle bir silkelese beni. Yada ne bileyim bu miskinliği atmak için ben ne yapsam oturup tepine tepine ağlamalı mıyım, oğluma bakıp hadi kes artık şu ruh halini mi demeliyim. Beni kahkahalarla güldürecek olaylar mı dinlemeliyim ne bileyim.
Gevşedim de gevşedim. Uyanamıyorum bir türlü.....

23 Mart 2006 Perşembe

AHH AHHHH

Dün okul çıkışı oğlum okulun arkasındaki yeşil alana doğru koştu. Engel olamadım. Arkasından baktım. Hem koşuyor, hem de şarkı söylüyordu. Peşinden gideceğimi tahmin ettiği iin de hızlı hızlı kaçıyordu benden. Bir çocuğun kırlarda koşmasından daha güzel ne olabilirdi ki. .. Çok eğleniyordu. Bölmedim eğlencesini . Ben de koştum onunla.
Çocukluğumda dağ, bayır bulmak kolaydı. Evin önüne oynamaya çıkar, biraz yürüyünce yol kenarlarında papatya ve lalelere kolayca ulaşırdık. Şimdi öyle değil. Kaç çocuk kırlarda koşmanın, çimlerin arasında yuvarlanıp. renk renk çiçekler toplamanın keyfine varabiliyorki? Bahar geliyor; hani nerede? İş çıkışı ev ile işyerim arasındaki mesafede otobandan gitmesem yeşili göremeyeceğim. Yol yoyunca gördüğüm ormanlık alanlara baktıkça balböceğime, bir gün arabayı kenara çekip, seninle bu ormanda yürümeli diyorum.
Yine de kendimi şanslı görüyorum, hastane ortamında çalıştığım için etrafımda az da olsa yeşil alan var, evimizi bucanın son kalan çamlıklarının yakınından aldık. Hatta balkonumuz çam ağaçlarına bakıyor. Epeyce şanslıyız yani.
Bazen kısa yürüyüşler yapıyorum. Yürümeyi severim. Sokaklara baktıkça oyun oynayan çocuklar görmek istiyorum. ama yok, yok. Başımı kaldırıp bakıyorum en az 10-11 katlı bir binanın önünde yürüdüğümü görüyorum. E nereden baksam 20-30 haneli bir bina. Yani bir o kadar aile ve çocuk var diye düşünüyorum ama etrafı bir o kadar ıssız. Evet çocuk sesi yok hiçbir yerde. Çocuklar ya etütde, ya da odalarında bilgisayar başında.
Ahhh ahhh nerede o yerlere birer kilim serip evcilik oynadığımız günler, nerede evlerimizin bitişik duvarları arasındaki saklambaç oyunlarımız, yakan toplarımız. Nerede cıvıl cıvıl çocuk seslerimiz?
Şimdi her sokak yalnız.... Sokaklar çocuksuz.. Çocuklarımız sessiz.... Çocuk sesi olmayan sokaklar... Çocuksuz oyunlar....

20 Mart 2006 Pazartesi

BEBEĞİM ÜÇ YAŞINDA

Bu gün hani derler ya film şeridi gibi gözümün önüne geldi diye, benim balböceğim de üç yaşını da doldururken dünden bugüne her şey gözümün önüne geldi. O günlere döndüm birden, doğumu, sarılığı, onu emzirme maceralarım, göğüs ucu yaralarım, ilk adımları, ilk oyuncakları vs vs. Sonra ilk yılında onun için tuttuğum günceyi açıp okudum. Şimdi beni güldüren komik yanlarını sizlere de aktarmak istedim. Hep birlikte neşelenelim.
Nisan 2003: Yüz mimikleri çok komik, alnını kırıştırınca yaşlı bir dede görünümünü alıyor. o zaman evsiz kaplumbağalara benzetiyorum onu. Birde memeyi tutamadığı zaman söylenip duruyor, geriye çekilip "hüüüü" ederek ağlıyor.
Memeye iki eliyle uzanıyor, kafa bbir sağa bir sola gidiyor.(20 günlük). Ellerini zaptedemiyoruz. Hırsla saldırırken bir taraftan da mırıldanıyor.
29 Nisan salı: Şakir amcama gittik çocuğu emzirirken birden sıçradı, gözleri şaşı oldu ve alttan gaz çıkardı. Kendi gazından korkuyor. Çok güldük.
15-23 Mayıs: Elerini yumruk yapıp havada sallıyor. "en güçlü benim " der gibi.. sonra da minik yumruklarını yüzüne sallıyor. kendi kendini dövüyor. Gözüne gözüne vuruyor. Bazen sertçe vurup ağlıyor.
27 Ağustos: Bu hafta dönmeye başladı. Ihlaya ıhlaya dönüyor. Çok komik.
30 Ağustos. Konuşurken agunun arkasından ınga diyor. Yani konuşmaya bir başladımı ne biliyorsa söylüyor.
27 Eylül: Bugün ilk kez oyuncak araba ile tanıştı. dedesi ona ilk oyuncak arabasını getirdi. Turuncu renkli yaylı araba. Önce çok korktu ağladı.Korkusu iki gün sürdü. Pazar günü nihayet alıştı. Önce küçük parmaklarını uzatıp yavaşça dokundu. Sonra ağzına götürdü. Alışınca elinden hiç bırakmadı. halının üzerinde yürütüyoruz. Çok eğleniyor.
25 Ekim: Gördüğü her yiyeceğe iki eliyle saldırıyor. Bir şeyler yiyen insanları görünce kutlamalar yaparak onlara doğru ilerliyor. Çığlık atıp ağzını açıyor ve ne uzatırlarsa yemeye çalışıyor.
6 Kasım: Uykusu geldiği zaman çok gülüyor. İnsanlar ne yapsa gülüyor. Gülmek için bahaneler arıyor. Bazen biriyle göz göze gelmesi bile gülmesine sebep oluyor.
Anneannesi fotoğraf makinesini eline alıp "hadi oğlum poz ver senin fotoğrafını çekeceğim dediğinde dik dik makineye bakıyor hiç kıpırdamıyor, poz veriyor.
3 Aralık: Dedesinin bıyıklarını çekiştirip, ısırmaya çalışıyor. Ağzını kocaman açıp bıyıkjlara yaklaşmaya çalışması öpecekmiş hissi uyandırıyor.
Bu günlerde insanların yüzlerini inceliyor., burnumuzu sıkıyor, asılıyor En büyük arzusu ise gözlerimizin içine dokunmakç Gözlerimizi çok parlak ve hareketli buluyor. Parmağını uzatıp içine değmeye çalışıyor. Biz refleks olarak gözümüzü kapatınca bu ona oyun gibi geliyor. Eli havada bekliyor ve göz açılır açılmaz tekrar hücuma geçiyor. Bazen de parmaklarını tüm gücüyle gözlerime geçirip bastırıyor, neredeyse yuvalarından çıkarmaya çalışıyor.. kendimi zor kurtarıyorum. Bazı sabahlar yanımda uyanıyor ve saçımı başımı çekiştirip gözlerimle oynarken yakalıyorum .
Çok komik el öpüyor. el öpmüyor yiyor, yalıyor.
"Ninnak ninnak, tombak tombak" şarkısında dans ediyor. Önce bir ayağını sonra da diğer ayağını havaya kaldırıpsağa ve sola doğru sallanıyor. yalnızca bu şarkıda sallanarak oynuyor. yani oğlumun havası bu.
11 Aralık: oyuncaklarını tek tek kanepeden yere atıyor.. sonra kendi yavaşça oturuyor. oturduğu yerden tek tek tüm oyuncakları kanepenin altına itiyor.. en son kendi de kanepenin altına girip yüzme hareketleri yapıyor. Orada ilerleyemeyince ağlıyor.
30 aralık: İnsanların yüzleriyle çok ilgileniyor. Geçenlerde yüzü bana dönük halde kucağımda oturuyordu. Yutkunmam dikkatini çekmiş olmalı yüzünü yüzüme iyice yaklaştırdı ve aniden gırtlağımı parmaklarının tüm gücüyle sıkmaya başladı. Az kalsın boğuluyordumç uzun süre öksürdüm. Öldürüyordu beni !!!
22 Ocak: Alıkş yapmayı öğrendi. Oturduğu yerde hem zıplıyor hem alkış yapıyor.. Birde "şk şak"diye ses çıkarıyor. Bıkana kadar durup durup alkış yaptı. Uykudan kalkar kalkmaz yüzümüze bakıp alkışa geçiyor hemen. Odaya yeni biri geldiğinde ödül bekler gibi kuvetli kuvvetli alkış tutuyor.. izlediği her reklamı alkışlıyor...
16 Şubat: Balon şişrmeye çalışırken balonun memesi yerine alt kısmına üfleyip duruyor.
21 Şubat: Odanın içinde boşluğa doğru nutuk atar şekilde ve ayakta konuşuyor. Çok sinirleniyor. pandomimleryaratıyor kendince. Bir elini havaya kaldırıp bağırıyor da bağırıyor. Arada hav hav diyor, alkış yapıyor ve sinirli adam mimiklerine dönüyor.
27 temmuz: Soruyoruz: bu kim? - dede
" - anneane
" - Ettaaa (Esra)
" - Baaatiii ( fatih)
Peki sen kimsin senin adın ne? - Aydede!!!

16 Mart 2006 Perşembe

DENİZ KIZLARI

Mart 16, 2006 - DENIZ KIZLARI
DENIZ KIZLARI
>
>Adamın biri, her mehtaplı gecede alır başını deniz kıyısına gidermiş.
Dönüsünde sorarlarmış:
>-Ne gördün?
>-Dünya güzeli deniz kızları gördüm, altın saçlarını gümüş taraklarla
tarıyorlardı, dermiş hep.
>Bir gece yine tek başına deniz kıyısına vardığında, gerçekten dünya
güzeli deniz kızları görmüş, altın saçlarını gümüş taraklarla
tarıyorlarmış. Döndüğünde yine sormuşlar:
>-Ne gördün?
>-Hiç demiş..hiç bir şey..
>
>Oscar Wilde'in yukarıdaki harika öyküsünü ilk okuduğumda
ortaokuldaydım ve ne demek istediğini anlamamıştım. Daha sonra unutmuşum.
Yıllar sonra rastladığım Haldun Taner'in bir sözü bana öyküyü hem
hatırlattı hem de ne demek istediğini çok çarpıcı bir şekilde gösterdi.
şöyleydi söz: "Bir hayalin gerçek olması kadar hayal kırıcı bir şey
yoktur." Daha sonraları ise bu tema pek çok edebi eserde karşıma çıktı.
Örneğin Simyaci'da..Hâlâ okumamış olan var mı bilmiyorum ama
hatırlarsanız orada bütün yaşamı boyunca tek hayali para biriktirip
Mekke'ye hacca gitmek olan bir dükkan sahibi vardı. Adam; artık gerekli
parayı fazlasıyla biriktirmiş olduğu halde bir türlü gitmiyordu. Bu
hayalin kendisini yaşama bağlayan çok önemli bağ olduğunu düşünüyor ve
onun gerçekleşmesi halinde bu önemli bağı yitireceğinden korkuyordu.
Hakliydi aslında.
>Düşünüyorum da..Hepimizin böyle hayalleri var mutluluğumuzu
>bağladığımız,gerçeklesene kadar yaşamı sanki ertelediğimiz. Acaba hiç
düşünüyor muyuz; bu istediğimiz her neyse, gerçekleştiğinde iyi mi olacak.
Bir düşünürün hep aklımda tuttuğum bir sözü vardır: "Bütün dualarımı
kabul etmediği için Tanrı'ya şükrediyorum" diye. Belki de daha az
üzülmeliyiz gerçekleşmeyen hayallerimiz için. Belki de aslında
sevinmemiz, mutlu olmamız gereken bir şey için gözyaşları döküyoruzdur.
Belki de olaylara bir de bu açıdan bakmayı artıköğrenmeliyiz...
>
>Yalnız, hakkınızda hayırlı olan hayallerinizin gerçekleşmesi dileğiyle...
>