17 Mart 2008 Pazartesi

DOĞUM GÜNÜMÜÜÜZ

Bu sene bal böceğimin doğumgününü üç dört gün önceden kutladık. Hem annem ve babamın isveç ziyareti öncesi son hafta sonlarıydı, hemde hafta içi bir kutlama yapmak, çalışan biri için zor oluyordu. Kocişim de pazar günü şehir dışında olacağı için kutlamamızı cumartesi öğleden sonra yaptık. Neredeyse son altı ayı "benim doğum günüme kaç gün kaldı anne?" sorularıyla geçiren bal böceğim nihayet kendisine doğum günü partisi yapılacağını duyduğunda kıyıda köşede kalmış ne kadar akrabamız varsa hepsini ve sınıfındaki tüm arkadaşlarını, öğretmenlerini hatta okuldaki mutfak görevlisine kadar herkesi doğum gününe davet etmek istedi. Sonra da "annee, koltuklarımıza sığacak kadar kişi çağırıyorum" demez mi ? İsteği üzerine eş dost kim varsa davet ettik, okuldan da partimize gelebilecek durumda olanlara evimizin krokisini hazırlayıp verdik. Sağ olsunlar teyzem, kocişin dayısının eşi, annem ve büyüteç hanım birer çeşit tatlı tuzlu hazırlayarak bana büyük destek verdiler.
Pastamızı dışarıdan sipariş vermeyi düşünmüştüm ancak, bal böceğim kendisine bir pasta hazırlamamı çok sitedi, çevreden de benim pastamın daha hafif olduğu söylenilince yine iş başa düştü. Bu sefer bal böceğim kendisine "arı maya" pastası yapmamı istedi, netten bayağı bir arı resmi taradıktan sonra kendime kolay bir model buldum. Hazır pasta keklerini bıçakla keserek modeli oluşturduğumda pastanın küçük olduğunu fark ettim. Neyse ki marketler henüz kapanmadan bir pasta keki daha alındı, ilave kreme vve krem şanti hazırladım. yaklaşık üç saatimi aldı pasta yapımı. Cuma gecesi iş çıkışı mutfakta hiç başımdan ayrılmayan bal böceği ile hiç kolay olmadı hazırlıklarım. Defalarca mutfaktan çıkıp bal böceğini tuvalete götürmek, elinden mikseri almak, yere dökülen krem şanti parçalarını temizlemek durumunda kaldım.Sonunda tıpkı bal böceğim gibi sevimli bir arı pasta hazırlayabildim. Oldukça içime sindi pastamız. Gecenin diğer yarısını ise renkli patetes salatası ve kuskuslu salataları hazırlayarak geçirdim. Uykulu ve dağınık bir mutfağın içinde yarı öfkeli bir halde hazırlıklarımı sabaha karşı ikiye doğru ancak tamamlayabildim. neyse ki ikramlar konusunda annnem sağ olsun, davetlilerin katılımını sağlayarak (herkese görevler vererek :) ) beni epeyce rahatlatmıştı. Cumartesi sabahı da salonun hazırlığı ve temizlikle uğraştım.
Tam oğlumun istediği gibi hem akrabalarımızın olduğu hemde sınıftan üç arkadaşının gelebildiği kalabalık ve neşeli bir doğum günü kutlamamız oldu, pastam herkesten övgüler aldı. Bal böceğim çok mutluydu, her kapı çalışında gelenlerin boynuna sım sıkı sarıldı, beş yaş mumunu üflediğinde hep bir ağızdan "iyiki doğdun" şarkısını söylerken gözelrimin dolmasını engelleyemedim. İyiki doğdun oğlum! İyiki varsın !!!
Pazar günü evi tekrar temizledikten sonra bal böceğimi alıp önce balkonda çam ağaçları manzaramızı izleyerek güzel bir kahvaltı yaptık, sonra bisikletimizi alıp dışarı çıktık. Oğlum sitedeki diğer çocuklarla bisiklete bindi, ben yürüyüş yaptım. Sonra elimize topumuzu alıp çam ağaçlarının altındaki çimenlik alanda volaybol ve futbol oynadık. Bol bol koşup, yuvarlandık. Temiz hava, çimenler, topraktan yüzünü göstermiş papatyalar... nefis bir ortam oldu oğlum ve bana. Kendimi yeniden sağlıklı hissettim... Güzel bir hafta sonuydu.
İşte arı maya doğum günü pastamız

11 Mart 2008 Salı

SALONDA ELMA AĞACI VARR

Cumartesi sabahı uykumun içinde "anneee, uyanın hadii size bir sürprizim var" seslerini duydum. Neler oluyor diye düşünerek gözlerimi yarı açıp baktığımda bal böceğimin fal taşı gibi açılmış gözleriyle karşılaştım.
- "Haydi anneee, gelll!"
-Nereye geleyim oğlum ?
_ Haydiiii salona gel, sana bir s,rprizim var,haydi uyannn
_ Oğlum uyuyorum, sürprizina uyandığımda baksam olmaz mı hıı?
- Anneee yaaa
- Peki nasıl bir sürprizmiş bu?
_ Anneee, artık pazara gitmemize, para harcamamıza gerek kalmadıııı. Çünküüüü artık bizim kendi meyve ağaçlarımız var.
_ !!!!!??????
_ Evetttt, hiç pazara gidip meyve almamıza gerek yok, ben salondaki saksıya elma çekirdeği koymuştum, onlar bu sabah büyümüş, yakında elma ağacı olucaklar, pazardan meyve almamıza hiç gerek yok, saksıdaki ağaçlarımızdan koparır koparır yeriz, ne güzel de mi?
_ :)))) !!!!!

İki kollarımdan çekiştire çekiştire uyanmamı sağladığında, durumu anladım, geçen günlerde elma çekirdeğini kurumaya yüz tutan benjaminin dibine gömdüğünü hatırladım. Dün sabah, zavallı çiçeğim İzmir'in karına alışamadı, soğuktan bozuldu, bari gövdesini kurtarabilsem diye düşünürken, topraktan başını göstermiş bir kaç ot ve yonca gözüme takılmıştı. Sularken temizleyim otları diye düşünüp sonra unutmuştum. Bal böceğim sabah uyanıp da salona gittiğinde bu minik yoncaları görüp gömdüğü elma çekirdeğinin çimlenip filizlendiğini düşünmüş :)) Onların birer ot olduğunu söylemedim. daha ben banyoda yüzümü yıkarken koca saksıyı sürükleyerek banyo kapısı önüne taşımıştı: "İşteeee, elma ağaçlarımıııızzz" her bir ot ve yoncay sevgi dolu övgüler yağdırıp, minicik bir fincanla azar azar sulayışı görülmeye değerdi. Biz artık salondaki saksımızdan elma toplayıp yiyeceğiz, darısı başlarınıza...

Dün gece, çaya misafirlerimiz gelicekti, ben mutfakta yemek hazırlığı ile uğraşırken, anneee nolur sana yardım edeyim diyen bal böceğim, balkonda çamaşır demirindeki çamaşırları topladı, sonra bana havuç ve pırasa doğradı, dikkatlice elelrini kesmeden, sonra daaa birlikte kek yaptık. Kekin tüm malzemelerini kendisi karıştırdı, unu eledi :)))Son oarak söylediği: "Anne , sana yardım etmeyi çok seviyorum." oldu :)))

4 Mart 2008 Salı

KELİME OYUNU / DUVAR : AYRI SÜTUNLAR GİBİ



Sabaha değin kız kıza sohbetlerle sabahladığımız ve yaptığımız işe de pijama partisi dediğimiz sohbetlerden birindeyim... Her birimiz evlendik, eşimiz, bazılarımızın çoluğu çocuğu var. Konu evliliklerimiz, mutsuzluklarımız, tercihlerimizin getirdikleri, götürdükleri... Avukat olan arkadaş bir yerde okuduğu sözü tam hatırlamasa da aklında kalanıyla tekrarlıyor: "Ayrı sütunlar gibi yaşayın, aranızdan cennetin rüzgarlarının geçmesine izin verin..."
Ayrı sütunlar gibi yaşamak... O gün dedik ki, niçin karşımızdakini ille değiştirmeye, kalıplarımıza uygun moda getirmeye çalışır dururuz, bunu yapıcaz diye çabalar, didinir, en çok da kendi kendimizi bitiririz. Bu kadın olmanın getirisi dediler. Olmaz, yani böyle olmamalı, aynı çatı altında yaşıyoruz, ortak yaşam kurduk diye her şeyimiz ortak mı olmalı? Ondan sonra kendimizden dırdırmızla uzaklaşmış kocalar yaratır, sonra da durumdan en çok şikayet eden yine biz olmaz mıyız? Oysa izin versek de ayrı sütünlar olarak ortak duvarlara bağlansak.. Her şey daha kolay olmaz mıydı?
Benim eşim bir duvar dedi içimizden biri... Öyle ki görünmez duvarlarla çevrili dört yanı. Ama duvarımı seviyorum. Ne onunla ne de onsuz olmuyor. Bir başkası, senin yerinde olsam "duvar" diye nitelendirdiğim bir adamı çoktan bırakmıştım, hem adama duvar deyip hem de "seviyorum" demenin mantığı var mı? Hadi benim kocayı duvar yaptık diyelim en azından benim duvarım yakışıklı deyiverdi.
sabaha kadar uzayan sohbetimizden aklımda ne onun kocası, ne bunun dırdırı, acıları üzüntüleri, paylaşımları, masaya yatırılmış didik didik edilmiş evlilikler, sadece duvarlar ve sütunlar kaldı. Hayatımızda görünmez duvarlar yaratan aslında kendimiziz.
İllaki dört duvar içinde barınıp aynı çatı altında öleceğiz diye aramıza kat be kat duvarlar örmemek adına gözümüzü açmak lazım.
O sabah ki neredeyse sabah uyumuş olmama karşın daha bir dinç uyandım. Evime döndüğümde eşime daha bir yumuşak yaklaştım, yıkmalı dedim kıyıda köşede kalmış görünmez duvarları, şeffaflaştırmalı duvarların arkasını... Artık her yere beraber gitmiyoruz, zaman zaman bütün bir hafta sonunu ayrı ayrı seçeneklerle ayrı geçirdiğimiz oluyor. Birbirimizi çanta gibi yanımızda taşımıyoruz. Zoraki akrabalıklar, zoraki birlikte geçirilen saatlere son verdim. Böylece ikimizin bir arada gerçekleştirdiği etkinlikler, beraber geçirdiğimiz zaman dilimleri daha açık seçik oldu, zorlama gidince keyif verir oldu.... Duvarlar şeffaflaştı, yıkıldı, anlayış, hoş görü ve saygı geldi... Yeri geldi tek yürek olduk, sımsıkı sarıp sarmalandık birbirimize... Şimdi ayrı sütunlar gibiyiz zaman zaman... İhtiyaç duydukça... Halen hatırımda olan söz "Duvarımı seviyorum"

28 Şubat 2008 Perşembe

KELİME OYUNU/BAHAR: BAHAR GELİYOR BAHARRR

Cemre kelimesi pek tuhaf bir kelimeymiş... Geçenlerde televizyonda ilk cemrenin düştüğü haberi veriliyordu. Demek ki havaların ısınması yakın diye düşündüm, yağan kara rağmen.. Sonra düşündüm, bu cemre düşmesi olayı gerçekten neydi? Cemreler hangi aralıklarla düşüyordu, neden üç cemre düşüyordu, haydi biri düştü illaki ötekiler de mi düşmeliydi? Bu bir kural mıydı? Cemre dediğin zamanı gelince düşmeli miydi? Düşen cemreler insan uydurması, akıl oyunu muydu, cemrelerin düşmesinin ardında derin devlet olabilir mi? Cemre düşerken de türban takılmalı mı vs vs.
Sonra bir başka hafta sonu yeni emekli olmuş babam ile erkek kardeşimin hafta sonu macerarını dinledim. Sürat motoruyla denize açılmışlar, bir adacığın kenarında tekne dalgalar tarafından sürüklenip karaya oturunca yarı bellerine kadar suya girip tekneyi karadan kurtarmışlar. Epey macera yaşanmış. Eve geldiklerinde giysileri sırılsıklamdı. Bir önceki hafta da ava çıkıp bir metre karın üstünde yuvarlanıp durmuşlar helak olmuş halde eve dönmüşler, ağaç dalında bir kuşu avlamaya çalışırken yüksek bir yerden yuvarlanmışlardı. Anneme dönüp "anneee, bunlar da cemre gibiler. Bir duyuyorum toprağa, öbür hafta duyuyorum cumburlop suya düşüyorlar. Bir yamaç paraşütü yapıp bir de havaya düşseler tam olacak" dedim de pek güldük.
Sonra Adanada yaşayan biri telefonda burada hava çok soğuk, bir yerlere gidebilmek için cemre düşmesini bekliyoruz demiş. Haaa bu cemrenin düşmesi beklenilen bir durum o zaman, iyi de niye bekleniyor. Yazın denize girmek için de karpuz kabuğunun suya düşmesini bekleyenler gibi şimdi de cemre düşmesi bekleniyor.. Hey haaat !
Yine abardım, başladım abuk sabuk düşünmeye, yazmaya... Her yan bahar olmuş, aklım tatile çıkmış, ruhum baharla coşmakta ve tıpkı Orhan Veli'nin dediği gibi beni bu güzel havalar mahvetmekte...
Böyle güneşin bize güldüğü, topraktan papatyaların yüzünü göstermeye başladığı, doğanın,böce börtünün uyanmaya başladığı bahar aylarında kabına sığmaz bir hal alır, cıvıl cıvıl olur bedenim. Büroda zaman geçirmem zorlaşır, öğle arası dışarı çıktığımda biraz daha biraz daha yürümek, dışarıda kalmak isterim. İç sesim haydi oğlunun okuluna git, sürpriz yap, al çocuğu dağ bayır gez, parklara git der. Zor sustururum. Oğlumu hatırlarım, Sezen Aksu' nun "ikinci bahar" şarkı sözlerini yeni doğmuş oğluna yazdığını anlattığını hatırlarım. Ahh oğlum, bahar gözlü bir tanem...
bahar aylarında her şeye yeniden aşık olurum sanki, evet her şeye... Yaşadığım her yeri baharda daha bir severim..
Bahar geliyor baharrr, hey hat!

27 Şubat 2008 Çarşamba

SINIF GÖZLEM RAPORU VE EKSİLERİMİZ

Pazartesi öğleden sonra oğlumun öğretmeni aradı, velilerle birebir görüşme yapılıyormuş, müdüre hanım da katılıyormuş. Öğleden sonrası için uygun olup olmadığımı sordu. Görüşmeye gittiğimde elime sınıf öğretmeni tarafından doldurulmuş gözlem formu verildi. Bir çok şey + yani olmulu iken 1 den 20 ye kadar sayı sayma ve dinlemekten çok konuşmayı istemesi nedeniyle -'ler de yer alıyordu.
Öğretmen ve müdüre hanımla aramızdaki diyologlardan örnek olabilecek bazı kısımları aktarmak istiyorum:
- Bal böceği sınıf içinde oldukça hareketlendi, genel olarak mutlu, kendiyle barışık bir çocuk. Düzey olarak yaşıtlarından ya da olması gerektiğinden ne ileride ne de geride.
_ Anlıyorum. Bal böceğinin kreşe başladığı ilk yıl, okula çağrılmıştım ve o zamanki öğrtemeni ve kreş müdürü, okul doktoruyla birlikte gözlemleri sonucu oğlumun sosyal gelişiminin motor gelişiminden önde olduğunu, grup atlayabileceğini söylemişlerdi. Yani yaşıtlarına göre daha zeki olduğu ifade edilmişti. Ancak bana göre henüz 18 aylık olan oğlumun zeki diye sınıf atlaması beni korkutan bir durumdu, ileride uyumsuz bir çocuk olmasını sağlayabilirdi. Kendisini yaşıtlarından farklı hissetmesi uyumsuzluk doğurabilir diye üzülmüştüm. Zekiliğe gelince henüz zeki görünse de çocuğun zekasını kullanması problem çözme yeteneği ile ölçülmeli ve bana görede zekasını kullanması ancak ilk okul son sınıf ve ortaokul yıllarında ön plana çıkacak bir durum. O zaman okul yönetimiyle bu doğrultuda konuşmuş ve oğlumun eğitimden çok sevgiye, oyuna ihtiyacı olduğunu ifade etmiştim. Verdikçe alabilir bir kapasitesi olabilir ama böyle diye ona bilgi yükleyip yormanın anlamlı olmadığını savunmuş ve okul yönetimi de bu konuda beni takdir etmişti, bilinçli bulmuştu, dedim. Ancak; bu güne geldiğimde oğlumun gözlem formlarında eğitsel etkinliklerde yaşıtlarına göre daha zayıf kalmış olduğunu görüyorum. Evde eğitsel etkinlik yapmadık. Yanlış mı yaptık diye düşünüyorum.
- A aaaa (sınıf öğretmeni) kreşte oğlunuzun çok zeki olduğunu mu söylemişlerdi? Yok canıım öyle bir şey yok. Yani oğlunuz normal bir çocuk, sıradan yani, olması gerektiği gibi.
_ Evet o yıllarda öyle söylenmişti. Anlattığım gibi konuşup sınıfında yaşıtlarıyla kalsın, diye karar almıştık.
_ Siz fark etmiş miydiniz? (Müdüre hanım)
_ Aslında şöyle, ben oğlumu biraz öz güvenli yetiştirdim, bebekliğinde bana çok bağımlı değildi, eğer bir şeyi kendisi denemeye kalkarsa denemesine fırsat tanır ya da sözel yardım verirdim, şöyle yapsan daha iyi olur şeklinde, deneye yanıla doğruyu bulurdu. Ama o zamanlarda aklımda kalan iki örnek var bu örneklerde de problem çözme yeteneği yaşına göre iyi gelişmiş görünüyordu. Örnekler ... Aklıma takılan şu oğlumun sınıftaki diğer çocuklarla arasında bir açık olduğunu ve bazı noktalarda zayıf kaldığını gösterir raporunuz doğrultusunda yapmam gereken nedir?
_ Müdüre hanım: Çocukların yaş gruplarına göre dönemsel olarak yapmaları gereken beceriler vardır. Oğlunuz bunların hepsinde gayet iyi, zaten şu an eksi görünen değerleri tamamlamak için yıl sonuna kadar zamanınız var. zaten çocuklara özlellikle kreş çağında çok bilgi yüklendiğinde (ki çocukların ne verirsek aldıkları bir dönem oluyor bu dönem) çocuk önce aaa ne güzel öğrendi diye düşünsek de çocuk asıl o faaliyetleri yapması gereken asıl döneme eriştiğinde duraksama olur. Çünkü 2 yaşında renkleri öğrettiğiniz çocuk maviyi, kırmızıyı bilir. Ama beş yaşında gündem halen bu mavi, bu kırmızı olduğunda artık sıkılır.
_Evet öyle, bana göre varsın bu sene birden yirmiye kadar saymayı öğrenmemiş, rakamları düzgün yazamamış olsun. Ben her gün oğlumu karşıma alıp uğraşsam yüze kadar saymayı öğretmeyi iş edinsem, iki günde öğrenir, biliyorum fakat bu ona ne getirir? Oğlum sanıyorum bir duraksama döneminde, bir de ilgi alanları değişti. Artık rakamlar, faaliyet yapma konusunda sınıfta biraz daha dalgacı olduğunu düşünüyorum. Mesela geçen gün bir faaliyet yapılmış birden ona kadar rakamları yazdırmışsınız, bazen evde kendi kendine bu rakamları yazdığını biliyorum. Gayet iyi yazıyor ve tanıyor ama o gün herbirini yamuk yılık yapmıştı. Öğretmeni de üzerlerine çarpılar atmış ve gözlem raporuna rakamları yazmıyor diye işaretlemiş.
- Siz şimdi oğlunuz ilk çocuk ya size ondan çok özel falan geliyo, mesela benim kzımda dünyanın en güzel çocuğu ama bu raporları görüp de aman açığı nasıl kapatayım diye üstüne düşmeyin. (Sınıf öğretmeni !!!)
- Ben yazı yazmayı, okumayı, rakamları ilkokulda nasılsa öğrenir diye düşünüyorum, bu konuda aceleci davranmak istemiyorum. Oğlum mutlu olsun, kendiyle barışık olsun en öenmlisi bu, ona bol bol kitap alıyor, okuyorum. Gözlem raporunuzu anladım, ancak kaygıya gerek duymuyorum, büyüyor ve ilgi alanları değişiyor. Kreş yıllarında özbakım gereken dönemlerdeki faaliyetler ilginç geliyordu, şimdi o faaliyetler sıradanlaştı ve oyun, hareketlenme ağırlık kazandı kibu da doğal bir süreç. Yeter ki ilk okula başladığında sorun yaşamasın. Ancak dinlemekten çok konuşmak istemesi ileride sorun yaratabilir diye düşünüyorum.
_ Müdüre hanım: siz bilinçli bir velisiniz. Hiç merak etmeyin, oğlunuz normal gelişiyor ve kaygı gerektirecek hiç bir durum yok, konuşmaya gelince baskı yapmayın zaman içinde ne zaman konuşması ne zaman susması gerektiğini öğrenecektir, siz sadece zaman zaman hatırlatmalar yapın.
_ Sınıf öğretmeni: !!! Bazen ben bir şey söylüyorum, o da bir şey söylüyor. Beş dakika dinlese o bile bana çok.
_ Haklısınız evde de bazen uzun uzun anlatımları oluyor, bir de şöyle bir durum var iki cümle ile anlatabileceği bir şeyi süslü cümlelerle on cümlede anlatabiliyor ve o zaman onu daha uzun süre dinlemek gerekiyor ama biraz bana benziyor sanırım, bende çok konuşmayı severim. Sınıf kalabalık olunca her çocuğu dinlediğiniz zamandan daha fazla süre dinlenmeye ihtiyaç duyuyor, bu konunun üstünde duracağım. İleride sorun olmasın.

- Çok hızlı büyüyor, artık klasik erkek modeline de girdi.
_Müdüre hanım: Benim de 2 yaşında bir oğlum var dilediğiniz kadar silahtan uzak tutun, almayın, genlerinde var erkek çocuklar bu yaş döneminde klasik erkek çocuk modeli oluyor.
_ Ahh bende ona değinecektim. İlgisi silahlar üzerinde oldukça yoğunlaştı. Önce su tabancası dışında silah almadık, silah oyuncak değildir ve kötüdür diye işledik. Ancak sınıf arkadaşları ya da oyun parkında elinde silah olan çocuklara ışıltılı gözlerle yaklaştığını gördüm hep, ona silahtan izole bir yaşam sunmak çok zordu,sonra hediye silahlar geldi, o zaman evimizde silah oynadı ama her seferinde silahın kötü olduğunu açıkaldım. fakat şimdi legolarla oynuyor, legoları birleştirip acayip silahlar yapıyor ve "anne, yok edici yaptım" diyor.
- Silah kötü diyorsanız, kötü şeye eve alarak söylediğinize ters bir durum oluştuyorsunuz, çocuğa göre silah ona satın alındığında ya da ve girdiğinde, artık kötü değildir. bir ilke belirlenmeli ve esnek davranmamalısınız. Esneklikleri çocuklar hemen fark eder. Yani eline silah verip, silah kötü demek pek doğru olmamış. Ama silahlardan izole etmek de mümkün değil. Evinizin kuralı olur, silah eve alınmaycak gibi.
- Hımm, haklısınız. O zaman silahlarını kaldırmalı veya parçalanmalarını sağlayıp yenisini almamalı. Birde oğlan çocukları için yapılan oyuncaklar da çok kötü. Oyuncak mağazalarının en görünür yerleri anti-terör timlerini andıran, savaşçı oyuncaklarla dolu. Hiç hoş değil..

Yarım saatlik görüşmede en çok bu konulara değindik. Diğer konu ise sağlığımla işlgili son gelişmeler ve cihaz kullanmaya başladığımı ve bu süreci oğlumla nasıl yaşadığımızı anlattım. Daha önceki postlarımda bu konuya yeterince değindiğim için tekrarlamak istemiyorum. Sonuç oalrak çocuk evde gelişen her olayı hisetmeyip, anlamadığıunı sansak da zaten kendini dahil ettiğinden daha doğrusu çocuktan bir şey saklamaya çalışmanın yanlış olduğunu bildiğimden oğlumla bunu açıkça konuştuğumu, işitme cihazımı ona tanıttığımı söyledim. İnsanların farklılıklarına alışması için bir fırsat da oldu. Şimdi ikimiz de mutluyuz dedim.