27 Şubat 2008 Çarşamba

DÜN SOHBET KOYUYDU

Geçen gece uyku öncesi sohbetimiz çok koyuydu. İşte örnekler:

-Annecim bugün bizim paylaşım gecemiz olsun olur mu, haydi gel şimdi seninle üzüntülerimizi, mutluluklarımızı paylaşalım.
- Okulda çok sıkıldığın zamanlar oluyor mu oğlum?
- Oluyor anne, faaliyet, boyama uğraş yaptığımız zamanlar benim için çok yorucu oluyor, sıkılıyorum.

_ Okulda en çok hangi zamanlarda mutlu oluyorsun?
_ Bahçeye çıktığımız zaman çok mutlu oluyorum. Ama artık hiç bahçeye çıkmıyoruz.
_ Amaa artık havalar ısınıyor. Bundan sonra bol bol bahçeye çıkacaksınız.
_ Yuppiiiiii, heyoooooo

- E anne haydi sorsana, başka ..? (sohbet hoşuna gitmeye başladı !)
- Hımmm, peki evde zaman zaman seni çok kızdırdığım oluyor mu?
-Hayır, beni hiç kızdıracak bir şey olmuyor.
-Pekiii, benimle ilgili seni üzen anlar oluyor mu?
_ Evet anne, sen hasta olduğunda üzülüyorum. Bir kez hasta olup ateşlendiğinde çok üzülmüştüm. Ben hastalandığımda sen de üzülüyor musun?
-Evet üzülmez miyim, çok üzülüyorum.
-Anne ben geçen gün ateşlendim de mi?
_ Evet ve babanla ben bu duruma çok üzülmüştük.
_ Ben neden ateşlendim biliyor musun anne? Önce kolarımı ıslattım, sonra ıslak kollarımla fayansları elledim, sonra da ateşlendim. Anne insanlar ateşlenince ne olur? Ateşimiz olması ne demektir?
-Bak sana biraz anlatayım: yediğimiz sebze ve meyvelerin içindeki mineral ve vitaminler bizim kan hücrelerimizde depolanır. Vücudumuza hastalık yapıcı mikroplar geldiğinde kan hücrelerimiz ile mikroplar arasında bir mücadele başlar. Kan hücrelerimiz mikroplarla savaşır. Bu sırada insanın ateşi yükselir. Eğer kan hücrelerin çok vitamin ve mineral içeriyorsa yani sen vücuduna düzenli olarak vitaminli, besleyici gıdalar gönderip kan hücrelerinin güçlenmesini sağlarsan bu mücadeleyi kan hücrelerimiz kazanır ve hastalanmadan ateşin düşer. Bazen destek kuvvet olarak ateş düşürücü ilaçlar göndemek gerekir. Ama eğer kan hücrelerimiz zayıfsa, o zaman savaşı mikroplar kazanır, ateş daha da yükselir ve hasta oluruz. Mikropları tamamen yok etmek için düzenli ilaç içmek gerekir.
-Hem de acı ilaçlar değil mi anne?
- Evet acı ve güçlü ilaçlar içmek gerekir.
_ Anne ben sağlıksızım.
-Niçin oğlum? sen sağlıklı bir çocuksun.
- Hayır sağlıksızım, çünkü babam halen bana boğaz spreyi kullanıyor. ( !:(((( )
_ Anne ben şişman mıyım? Bak bakayım göbeğime, benim göbeğim şişman mı? Şişmanlar sağlıksızdır, aa anne göbeğim biraz şişmiş gibi. Sağlıksız şişman insanların göbekleri kocaman oluyor. Ben sokakta kocaman göbekli insanlar görüyorum, onlar sağlıksız değil mi anne?
- Senin göbeğin kocaman değil ki oğlum, merak etme sen gayet sağlıklısın.
_ Ama annee, sen devamlı bana yemeklerimi bitirtmeye çalışıp benim göbeğimi kocaman yapmaya çalışıyosun, şişman mı yapıcaksın beni? Ben doydum diyorum, sen halen yemek yedirmeye çalışıyosun, şişmanlar sağlıksızdır. Söylüyorum anlamıyosun.
_ !!!! ???? Bak şimdi! Evde düzenli olarak sebzesini, çorbasını yiyen ve tabağındakini bitiren kişiler, sağlıklı olurlar. Ben sadece yemen gerektiği kadar yemek veriyorum. Oysa sokakta gördüğün o kocaman göbekli insanlar bütün gün evde yemek, sebze ve çorbasını yemeyip sürekli hamburger, abur cubur, bol şekerli yiyecek ve cola içen insanlar. Oysa tabağındaki vitaminli, mineralli yiyecekleri güzelce yiyen insanlar hem sağlıklı olur hem de gereksiz göbek büyütmez.
- Birde tuz yenmemeli değil mi anne, tuz da zararlı (amanııınnn sağlıkçı bir ailenin çocuğu da böyle oluyor işte... Şimdiden takıntılı olmuş çocukcağızım.)
_ Tabağındaki yemekleri bitirenler şişman olmaz. Obur insanlar çooook şişman ve sağlıksızdır. İçin rahat olsun ben sana sağlıklı ve yemen gerektiği kadar yiyecek veriyorum. Ama o şişman insanlar, annelerinin yemeklerini yemeyip patates, kızartması, kola ve hamburgerden çok çok yiyen kişiler.
- Onlar Mc Donaldısta hep hamburgeeeer, patates kızartması yiyip, kola içmişler, panta içmişler de mi anne?

- Anneee niçin benim kardeşlerim hep kız?
_ Hımm, bak oğluşum bahsettiğin çocuklar senin aslında kardeşin değil. Eğer anne ve babanın bir çocukları daha olursa o zaman senin kardeşin olur, ama senin söylediğin senin kuzenin, ya da komşu çocuğu.
_Tamam, ama okulda bazı arkadaşlarımın kardeşi var. Sılanın kardeşi olcakmış. Benim de kardeşim olsun, Bende kardeş istiyorum, istiyorum işte!
_ Okulda bazı arkadaşlarının kardeşi var, evet, ama bazılarının da kardeşi yok.
_ Ama sıla'nın kardeşi olucakmış annee.
_ Evet, Sılanın annesinin karnına bir bebek gelmiş, şimdi orada büyüyor. Bir kaç ay sonra doğacak.
_ Benim de kardeşim olsun, ben istiyorum anne. Elif (kuzen) ne zaman büyüecek, ne zaman benim kadar büyük olucak anne?
_ İnsanın kardeşinin olması biraz yorucu bir şeydir aslında bunu hiç düşündün mü? Çünkü bebekler çok küçük doğarlar ve hemen büyümezler. Elif de büyüyor. Geçen yıl minicikti ve yürüyemiyordu ama şimdi biraz daha büyüdü, üstelik yürüyebiliyor. Ama Elif büyürken sen de büyüdüğün için her zaman senden küçük olucak, yani o senin kadar büyümüş olduğunda sen daha da büyümüş olucaksın.
_ Evet, elif biraz büyüdü, ama daha çook büyümedi.
_İşte bu nedenle insanın kardeşinin olması yorucu biraz bence.
_ Olsunnn, ama bende bebek bir kardeş istiyorum.
_ Ama ben senin kadar çok istekli değilim. Bebek olması için anne ve babanın bunu istemesi de gerekli annecim.
_ Ama annee, sen geçen gün istemiştin, olabilir demiştin, halen neden kardeşim doğmuyor?
_ Hımmm, annenin karnına bebek gelmesi için beklemek gerek.
_Anneeee, kardeş hep bekleyerek mi oluyor, yani senin karnına bebek gelsin diye hep bekleyecek miyiz? Bebek karnına nasıl gelicek, bekleye bekleye miiii?
_ Şimdi bebek olması için babanın anneye tohum vermesi gerekir. Sonraa, bak şimdi şu çay tabağındaki pamuğun altına limon çekrdeği koyduk ve büyüyp bitki olmasını istiyoruz, ama daha olmadı değil mi bekliyoruz, işte kardeş olması da tıpkı limon çekirdeğinin büyümesi gibi beklemeyi gerektiren bir şey, yani hemen olmuyor.
_ Offf beklemek de yorucu bence anneee.

_ Anne, bazen biz sınıfta kavga ediyoruz.
_ Nasıl kavga ediyorsunuz?
_ Biz erkekler bazen kavga ediyoruz. Ben de kavga ediyorum, dövüyoruz birbirimizi.
_ (!!??)Fakat oğlum kavga etmek ve arkadaşlarınla birbirinizi dövmeniz hiç güzel bir davranış değil, sen bunu biliyorsun. Niçin kavga ediyorsunuz, öğretmeniniz kavga ettiğinizi görmüyor mu?
_ Ben arkadaşlarıma her zaman kavga etmeyiiin, kavga etmek kötü bir şeydir diye söylüyorum, ama kimse dinlemiyor. Sonra bana vuruyorlar, Ben de yumruuk ve uçan tekme atıyorum o zaman.
_ Aman Allah'ım! peki öğretmeniniz, sınıf teyzeniz?
_ Onlar mutfağa gittiklerinde kavga ediyoruz, hem de çok kavga ediyoruz. Beni dinlemiyorlar bende kavga ediyorum. Öğretmen içeriye girince hemen minderle oturuyoruz. O da bizi görmüyor.
_ Bak şimdi kavga etmenin ve birine şiddet göstermenin yani temke ve yumruk atmanın kötü bir davranış olduğunu biliyorsun öyle değil mi?
_Evet bunlar kötü bir davranış.
_Ama kötü davranışlardan uzak durmak gerekir, ve yapmamak gerekir. Şimdi bunun kötü davranış olduğunu biliyor ve buna gerçekten inanıyorsan, inandığın şeyi sonuna kadar savunmalısın ve yanlış bir davranışı yanlış olduğunu bile bile yapmamalısın.Bundan sonra sınıftan biri arkadaşlarına veya sana şiddet gösterdiğinde önce onu sözlü uyar, arkadaşım kavga etmeyelim, birbirimize vurmak doğru bir davranış değil diye söyle, eğer seni duymuyor, dinlemiyorsa öğretmenine söyle, öğretmenin onu uyarır. Ama sakın sen de şiddete eşlik etme anlaştık mı?
_ tamam anneee!

19 Şubat 2008 Salı

ORMANA GİDELİM ANNEE

Geçen gece oğluma o anda aklıma gelen bir masal uydurdum. Masal göğe uzanan ağaçlar, rengarenk çiçeklerle dolu, kuşların, tavşanların, kanguruların, aslanların mutlu bir şekilde yaşadığı bir ormanda geçiyordu. Ormanda tüm hayvanlar mutlu mesut yaşarken bir gün avcılar geliyoru, tüfekleriyle karşılarına çıkan hayvanları bir bir vuruyorlardı. Önce hayvanlar tükeniyordu, sonra baltalarla gelip ağaçları kesiyorlar, ormanı yok ediyorlardı. Sonunda da o güzel ormanın yerinde kurak, yer yer çatlamış kocaman bir toprak parçası kalıyordu, yağmur yağdığında seller oluşuyordu ve bu ağaçsız toprağa artık yağmur bulutları yağmur bırakmaz olmuştu, yağmura ihtiyaç duyan başka yerlere gidiyordu bulutlar.. Yıllar sonra bir gün okul çocukları büyük bir otobüsle bu eskiden güzel orman olan yere ziyarete geldiklerinde çok üzülüyorlar, bir kampanya başlatıp kendi harçlıklarını ve kampanyalarına dahil olmak isteyenlerin ilave ettikleri paralarla çam fidanları satın alıp bir hafta sonu yine otobüslerle bu alana gidiyorlardı. Çukur açıp, toprak atarak fidanları bir bir dikiyorlardı. Minik fidanları gören yağmur bulutları yeniden yağmur bırtakıoyrlardı buraya, çocuklar büyüdükçe minik çam fidanları da büyüyordu. Çamlar büyüdükçe kuşlar dallarına yuva yaptı, tavşanlar, kangurular yeniden ormana gelip yuva yaptılar, çoğaldılar :)))
Masalımı dinleyen oğlum, özellikle masalın sonunda mutlu mutlu gülümserken sorular sormaya başladı. Bir çam fidanı kaç paradır anne, yakınlarımızda çam fidanı satılıyor mu? Bir çam ağacı fidanının üç tane bir sayılı paraya satıldığını duyunca çok sevindi. Annecim nolur, biz de fidan alalım, oramana görütüp dikelim olur mu? diye yalvarmaya başladı. Ona Tema'dan bahsettim, bağışlarla nasıl orman yapıldığını, sonra kendisinin doğumunda hemen gidip bir çam fidanları aldığımızı ve kendia dına dikildiğini, belgelerini gösterdim. Ama anlattıklarım soyut geldi ona, kendi elelriyle ağaç dikmek istiyordu, o ormana değil anne bizim ormanımıza dikelim dedi. Sonra dün karşılaştığı herkese biz çam fidanı alacağız, üç tane bir sayılıparan varsa sen de alabilirsin, sonra ormana götüreceğiz, dikeceğiz, çok yavaş büyüycek ama büyüyüp kocaman bir adam olduğumda çam ağacım da kocaman olucak ve kuşlar yuva yağıcak, çok yağmur yağdıracak, toprak kaymasını önleyecek, küresel ısınma azalacak diye anlatmaya başladı.
Ne diyeyim, benim de hayalim, şöyle ellerimle ağaçlar dikmek, şimdi çocuğun kafasına da soktum, sözmüzü tutmak lazım, bir ağaç dikme kampanyası var mı acaba yakın zamanda???

NOSTALJİ...

zaman geri dönse ve ben şu resimlerdeki halimde kalsam... hiç büyümeseydik daha mı iyiydi? Bu günlerde nostalji yaşıyorum bol bol, eski resimler çıkıyor bir bir karşıma ve ben her bir resmin içine dalıp gidiyorum...
Eski resimler, anılar, nostalji yaşamak da apayrı bir keyif...


Bu resimde annem, babam, kardeşlerim ve ben varız. herkes ne kadar mutlu görünüyor değil mi??

İÇ DÖKME...

En uzak mesafe
ne Afrika'dır,
ne Çin,
ne Hindistan,
ne seyyareler,
ne de yıldızlar geceleri ışıldayan...
En uzak mesafe iki kafa arasındaki mesafedir birbirini anlamayan.....

Can Yücel
Can YÜCEL' in bu söz dizinini daha önce de okumuştum ama son günlerde bu sözleri neredeyse baş yapıt haline getirdim ve hayatıma cuk oturdu.
On beş gündür sağ olsun k.yınv.lidem bizdeydi. Bu arada kendilerinden "büyüteç hanım" diye bahsetmek istiyorum. Af buyrun.
Büyüteç hanım kötü bir insan değildir,hatta uslanmaz biri olan ben kendisini severim her insanı sevdiğim gibi. Fakat bir araya geldiğimizde beni çok yorar, genelllikle hiç susmayan kafa sesim ve büyüteç hanım bir araya gelir ve y.aprak d.ökümü dizisinin "fikret" karakterine benzer suskun edalarla "nolur sabrımın sonu gelmesin.." halde geçer onunla birlikteliğim.
On beş gün önce dadaşlarını da alarak sürpriz bir şekilde habersiz geldi, acilen gidildi, karşılandı. On beş gün evimizde misafir edildi, baş tacı edildi. Fakat geçen süre zarfında bir kere daha anladım ki biz birbirine en uzak iki kafayız...
Ben ne kadar uğraşsam, istediğim kadar kendimi ifade etmeye çalışsam da asla beni anlamıyor. Dediğinin üstünde duruyor. Ortamdan ç.atlasam yine aynı yerde. hani git deveyi hendekten atlat ama büyüteç hanıma laf anlatma. Onu da öyle kabul et, boş ver diyeceksiniz ama o da kolay değil. Yani bir kişiyi boş vermek benim için kolay değil, isterim ki aramızda anşalılmamışık kalmasın, şeffaf olalım. Hatta üstüne giderim, iletişim problemi nereden kaynaklanıyor, ne yapmalı, ortaya koyarım her şeyi, uğraşırım. Kimse dörtlük değildir,ben de dört dörtlük ya da süper değilim, etlinin sütlünün derdinde değilim. Ama anlaşılmama durumuna tahammülüm yok, yokmuş..(Boş vermek daha kolay ama bu kez de o kişiye ot muamelesi yapıyormuşum gibi geliyor) ot değil ki kardeşim öyle değil mi?
İnsan olan her yerde her şeye hazırlıklı olmalıyım şeklinde bir yaşam felsefem var. İnsan oğlunun doğası gereği beklenmedik her şeye, hatta bana karşı hislerine bile saygı duyarım. Ne hisediyorsa hakkı vardır. Ama gel gör ki tüm bunlar anlayana yapılırmış. Gel gör ki cahillik ne zormuş. Al aşağı oldum işte...
Uslanmam ben, sağlığımdan oluyorum yine de uslanmıyorum, bırak mücadeleyi demi, kimse anlamasın seni boş ver demi, ordan alıp şuraya koymayıversin seni, niye uğraşıyosun ki..
Birde sabahtır yazdığım aslında incir kabuğunu doldurmayan fakat görüş ve yaşam tarzı farklılığını açıkça ortaya koyan bu durumlarda eşimle de malesef karşı karşıya geliyoruz. İki arada bir derede durumlar oluyor. Dönüp geriye baktığımda aslında herkesin aynı yerde olduğunu görüyorum. Değişen, bakış açılarını farklılaştıran sadece benim. Ve sık sık geriye dönüp yine aynı şeyleri hissetmeyecek olacağımı da söyleyemiyorum kendime..
Tüm bunları düşünürken vertigom, kulak çınlamam başlıyor. Cihazımı hatırlıyorum. yeni aksesuraımı.
Her şey tamam, her şey kabul de vücudumun biyolojik tepkilerinin önüne geçmeyi nasıl öğreneceğim? nasıl başaracağım ???

NEYE NİYET NEYE KISMET HAFTA SONUM

Bu hafta sonu neye niyet neye kısmet halde geçti. Cumartesi günü kayınvalidem halen bizde olduğu ve de gitme niyetinde bulunmadığı için önce evde temizlik yapıp ardından iş arkadaşımın kızının doğum gününe katılmayı planlamıştım. Ama cumartesi sabahı hava yağışsız olunca kocamla annesi sürpriz bir şekilde memleketlerine doğru yola çıktılar. Oğluşumla ben evde yalnız kaldık, ohh diyemedim. Meteorolojinin ardı arkasına uyarılar verdiği şu karlı kışlı hafta sonunda sadece annen gitsin, sen kal, bu soğukta iş güç mü olur deyip de ikna edemediğim, sabahın dokuzunda yolara düşen kocamın ardından el kadar çocukla bucadan balçovaya nasıl giderim diye kara kara düşünmeye başladım. Toplu taşım araçlarıyla bu soğukta uyyy.. En iyisi güzel bir kahvaltı hazırlayayım dedim, dolaptan kahvaltılıkları çıkarıp çayın altını ateşledim. Annemleri aradım, onlar da yeni uyanmış; haydi kahvaltıya gelin , öğleden sonra serap gelicek (çok sevdiğim bir aile dostumuz babamların dördüncü çocuğu sayarız kendisini..) annesine gidicez, sen de bizimle gelir sonra doğum gününe geçersin önerisini önce reddettim, sonra babamın bizi almak için yola çıktığını duyunca masayı toparlayıp hazırlandım. Darmadağınık ve temizlenmeyi bekleyen evimin kapısını çekiippp çıktım. Annemde deniz manzarası eşliğindeki kahvaltımıza saat öğleyi geçtiğinden annemi almaya gelmiş olan serap da katıldı, hatta boş verin kahvaltıyı, hemen gidelim annem bir sürü şeyler yapmış, karnınızı doyurmayın dedi de yok anacım, bu sabah bu ikinci olucak tam masa kuruluyor, toplanıp gidiyoruz, bu sefer ille yiyeceğim deyip yumuldum masaya. Serap (abla) saçlarımı yeni imajımı çok beğendi, hep birlikte annesine salonuna yeni seçtiği mobilya ve perdelerini görmeye gittik. Çay faslının ardından serap beni doğum günü için alış veriş merkezine bıraktı.
Bal böceğimle ilk kez dışarıda (özel aktivite merkezinde) bir doğumgünü partisine katıldık. Ortam gürültülü ve kalabalık olsa da konuşulanları rahatça anlayabildiğim, gürültüden de bolca nasibimi alabildiğim için mutluydum. Bol bool fotoğraf çektim. Çocuklar eğlendiler, zıpladılar, hopladılar, terlediler anneler soydu, top havuzunda kim kimdi, melteminki mavili olandı, yok canım o kahverengili, amaaa az önce maviydi haa annesi soymuş, melteminkine dikkat edin şimdi kırmızılı... muhabbetler oldu, yüz boyama yaptırdılar.. Bende iş ortamı dışında arkadaşımla bir arada olma ailesi ve grubuyla tanışma imkanı buldum. Keyifli bir halde ayrıldım.
Dönüşte annem, serap ve ben çok yakınımdaki başka bir alışveriş merkezinde buluştuk. Serap'ın kızını dershaneden aldık, bu kez Kipa alışveriş merkezine gittik. Haydi balık alıp evde yiyelim dedik, vaz geçtik, orada bir şeyler atıştırdık. Mağazaları dolandık, erkek kardeşime uğradık. Eve dönerken iğde, mısır ve çerez aldık. Eve gittik, dışarıdan gelen rüzgar uğultularını dinleyip sıcacık kuzinede kendimize kumpirler hazırlayıp üzerine de meyve ve çerezlerimizi yedik. Geç saatlere kadar sohbet ettik, zaman zaman aklıma darmadağınık evim, yıkanacak çamaşırlarım gelse de ortam güzeldi, boş veeerrr dedim kendime... Sabaha karşı uyuyup ertesi gün öğleye doğru uyandık. Hava buz gibiydi. İnceden kar atıştırıyordu. Dağlara baktık zirveleri bembeyaz olmuş. Serap bu sene kar görmeyi çok istiyormuş. Bozdağ'a giderken çağırmıştık gelememişti. İlle yakın bir yerlere kar görmeye gidelim diye, çocuklar gibi, tutturdu. Kocasına çok teklif etmiş bu sene bir hafta sonu gidelim , kar görelim, kartopu oynayalım, kayalım diye, ama kadıncağız kar dedikçe adamcık uyuzlaşmış, evden dışarı çıkarmak mümkün olmamış. Serap kaaaar, kartopu, kardan adaammm dedikçe baktım bal böceği ayaklandı. Kardan adam yapabilmek için teçhizat toparlamaya başladı: gözleri için zeytin, burun için havuç, şapka yapmak için gazete kağıdı, ağız için portakal kabuğu... Vay sıpam beniiim yılların kardan adamcısı olmuş da haberimiz yokmuş. E torunları da ayaklanınca dedeyle anneanneyi evde tutmak ne mümkün, zaten heberlerde de izmirlilerin kar yağan tepelerdeki eğlenceleri gösteriliyordu. Bizde düştük İzmir-Manisa yolunaaa. Trafikte bayağı bir zaman kaybettik, çünkü neredeyse izmirin yarısı bizim gibi "kar görme sevdalısı" olarak yollardaydı. Soldaki bir köy yolundaki kar miktarı fazla gibi olunca sola saptık. OOOhhh mis gibi kar, buz gibi sert bir rüzgar, eldivensiz biz hanımlar (napalım evimizden gitmedik ki eldivenlerimizi alalım), çılgın bir anneaenne ve dede, el kadar sıpam birde serabın kızı üşüye üşüye kar topu oynadık. Ellerimize poşet geçirdik, annem çorap giydi ellerine hatta. Çok güldük, eğlendik ama en fazla yarım saat kalabildik. Kar öyle ince ince yağmıştı ki bir türlü birleştirip kardan adam yapamadık. Ama sağ olsun annem öyle akıllılık etti ki büyükçe bir poşete kar doldurup arabaya bagaja attı. Arabamızın önüne de bir miktar kar koyduk ki, dönüş yolunda havamız olsun :)) yarı donmuş halde arabaya bindik, babam eve bırakacaktı ama serap ve annemden öyle cazip teklifler geldi ki yine boş veeerrr dedim. Ortama sadık kaldım :)
Eve dönüş yolumuzda yine bir alışveriş merkezine gittik. Sonra evde sıcacık yenekler yerken babam bagajdan çıkardğı kar torbasıyla geldi. Ne yazık ki diğer malzemeler bagajda heba olmuştu. O sert rüzgarda balkonda uğraşa uğraşa bir kardan adam yaptı ki sormayın, boynu koptu kopacak... Kocaman bir portakal kabuğu ağız oldu nerdeyse buzlaşmış karlardan yapılmış kardan adamımıza, acil yardım ekibi olarak pörsümüş buruş buruş bir havuç bularak burun yaptık, başlıksız olur muuuu, ver kızım bereni veeee mutlu çocuklarımızla bol bol fotoğraf çektirdik. Yarı korkunç- komik kardan adamımız balkonda yerini aldı :)





Pazar gecesi geç saatlerinde izmire gelen kocamla eve döndük, ama ana oğul mutlu, güzel anılarla evimizdeydik.
Dün sabah işe gelirken yolda kar serpiştiriyordu. Hava buz gibi soğudu,kar öğleye kadar yağdı ama ince yağdığı iiçin tutmadı, arkadaşlarla öğle paydosunda yemeğe giderken havada uçuşan kar taneleriyle "kar tanesi oyanayalım mııı?" esprisi bile yaptık...