9 Eylül 2005 Cuma

EVLİ MİSİN? DERDİN ÇOOOOOKK !!

Evlilik her genç kızın hayallerini süsleyen bir birlikteliktir.
Hele ki; aşık olunacak, gelecek yaşamımızda kendisine güvenebileceğimizi hissettiğimiz, her zaman birlikte olabileceğimizi hislerimizle onayladığımız karşı cinsle karşılaştığımızı hissettiğimiz an için evlilik kaçınılmaz sondur.

Evliliğin özellikle ilk yılı çiftlerin birbirine alışma dönemidir. Evlilikle edinilen yeni roller örn. birinin eşi olma, damat, gelin olma rolleri de benimsenmeye çalışılır.

Evliliğimin ilk aylarını hatırlıyorum da bir sabah eşim uykudayken gözlerimi açtığımda yatak odamı şöyle bir süzüp kendimi annemin evinin dışında, yabancı bir erkekle uyuyan biri gibi düşünmüştüm. Sonra evimin her odasını yeniden keşfeder gibi dolaşıp kendi kendime “evim! benim evim!.. benim mobilyalarım demiş, kuşluk vaktinde evimin nasıl göründüğünü izlemiştim.

Evli olmak, sevdiğim adama “kocam” diye hitap etmek bile çok zaman yabancı gelirdi bana. Oysa mükemmel bir nişanlılık dönemi geçirmiştim ve kendimi evliliğe olabildiğince hazır hissediyordum. Eşimin ailesi beni istemeye geldiklerinde hatırlıyorum da; ben mutfakta çikolata ve hediye paketlerini açmış, konuklarımıza ikram etmeyi düşünüyordum.. Elimde çikolatalarla salona döndüğüm anda babamın beni verdiğini ifade eden cümlelerini duymuştum. Babam işi yokuşu sürmemek adına “verdim gitti, Allah mesut etsin deyivermişti” ve ben kendi kendime “verildin Yeşim” deyip durmuştum. İlerleyen günlerde sözlüendiğimin bahsini yapan konuşmalarımda parmağımdaki yüzüğe şöyle bir göz atıp “verildim” diyordum. Aynanın karşısına geçip yansımama dikkatle bakarken sanki yeni bir yüz görmeyi bekliyordum. Nişanlılık dönemimde de “nişanlım” diye birbirimize hitap edip ardından gülerdik eşimle. İkimize de yabancı madde gibi geliyordu “nişanlım sözcüğü” Komik tabii bu durum.!

Çiftler birbirlerine ve edindikleri rollere alışadursunlar eşzamanlı olarak aileler de çocuklarının hayatındaki yeni başlangıçlara alışma dönemi geçiriyorlar. Özellikle gençler ailelerin ilk çocuğu ise bu dönem hem gencin hem de ailenin ilk tecrübesi oluyor.

Hani derler ya “analar tahtını yaparmış, bahtını değil” Evet o güne kadar tahtını yapmaya çalışmış olan analar ellerinden gelse bahtını da yapmak istiyorlar….Ben de anneyim; o güne gelince neler hissederim bilemiyorum ama, insan evladının her zaman mutlu olmasını diliyor. Bu doğal tabiiki ancak; koruyucu aileler çocuklarının hayatlarına ve seçimlerine müdahale ederek çok zaman negatif durumlar yaratabiliyorlar.

Her anne babanın hayalinde bir gelin yada damat adayı profili vardır. Çocuklarının bahtını en güzel şekilde süsleyecek bir hayaldir kafalarındaki! Gün gelip de çocukları kendi tercihini aileye ilan ettiğinde; çocuğun tercihi ile ailelerin gönlünde yatan aday profili adeta yarış içine girerler. Hele ki annenin hayalindeki gelin/damat adayı ile bir uyuşmazlık söz konusu ise daha doğrusu çocuğun seçimi anne babanın hayallerini karşılamıyorsa işte o zaman durum vahim!

Gençler birbirini tercih etmişler ve hayatlarını birleştirme kararı almışlar tabiiki geçinecek kişi onlar ama ya aileler?? Bir türlü içlerine sindiremedikleri gelin/ damat adayı ile zorunlu akraba olmayı kafalarında sınamaya devam ederler. Olgun aileler genelde sessiz kalıp çocuğun tercihini yaşamasında sorun teşkil etmek istemezler. Ancak koruyucu aileler her fırsatta olumsuzlukları dile getirmekten çekinmemeyi adet haline getirebiliyorlar.

Düğün günü geldi ve gençler hayatlarını birleştirdiler.Ve başta anlattığım gibi bir alışma sürecine girdiler. Aileleri de tabii. İlk aylarda çiftler birbirlerinden beklentilerini sorgularlar dururlar, birbirlerini tercih etmenin ne denli iyi ya da kötü olduğu yönünde yüzleşmeler bile yaşayabilirler kendi içlerinde. Hani derler ya “içine girmeden anlaşılmaz” diye şimdi içine girdi işte. Ve her birliktelikte olduğu gibi evlilikte de çatışmalar olur, olacaktır.

Ancak ilk yılda yaşanan çatışmalar nedense insanın kanını donduruyor. Çünkü türlü hayallerle süsleyip bezenmiş birlikteliğin artık sıradan çiftlerin birlikteliğine benzediği, sevdiğin adamın her erkek gibi , eşinin annesinin “kayınvalide” gibi davrandığını görmek bazen tokat gibi iner insana!

Böyle durumlarda çiftlerin mükemmel olmaya çalışmaları ya da mükemmeli arama çabaları da gündeme girer. Olması gereken bireylerin oldukları gibi davranmaları ve karşısındaki kalıba koymaya çalışmamalarıdır. Kişiler mükemmeli oynamaya başladıklarında kendilerini çıkmaza sürüklediklerinin farkına varamayabiliyorlar. Beklentilerle hayaller; gerçekler ile yeni roller arasındaki gel gitlerde gözümün önüne şu sözü getiririm hep: “Hissettiğin her şeye hakkın vardır”.

Bir de genelde ilk aylarda çiftler arasında cinsellik ön plandadır. Nişanlılıktaki yakınlaşmalar, öpüşmeler ve dokunuşlar evlilikte yeni bir boyuta; tam anlamıyla sekse dönüştüğünde öz. kadın için bu rahatsız edici olabiliyor. Ve kadının seksten zevk almaya başlaması genellikle birkaç ayı bulabiliyor, partneri zevkten dört köşe olmuş bir haldeyken dahi kadın kendini sorgulamalar içinde bulabilir. Ve nişanlılığındaki adamın kaybolmuş olduğunu bile düşünebilir.

Evliliğe hazırlanan çiftlere bizim toplumumuzda bu gibi durumlar hakkında ön konuşmalar yapılmaz her nedense. Gerçek olan sorunların yaşanmayacağı değildir. Biz eski türk filmlerinden ezberlediğimiz kadarıyla pembe hayallerle yuvamızı oluşturup sonra gerçeklerle pat diye yüzleşiveririz. Oysa asıl konu “çatışmaların nasıl çözüleceğidir”. Hiç kimsenin yaşamı toz pembe değildir ve mükemmel insan yoktur. Tabii biz de mükemmel değiliz. Evlilikle her ne kadar ortak yaşam başlatılsa da aslolan farklı iki insanın bir araya geldiğidir.

Her insan kendi doğrularıyla yaşar. Ancak kendi doğrularınızı gözden geçirmeyi denediğinizde size bir söz daha “ Elinde bir hamur var. İster pizza yapabilirsin , istersen pasta. Ancak bir pizza hiçbir zaman pasta olmaz. Pasta da hiçbir zaman pizza değildir. İstersen o hamurla hiç uğraşmamayı da tercih edebilirsin”

Elinizdeki hamur malzemesi pizza malzemesi ise onu pastaya dönüştürmek neredeyse mümkün olamayacaktır. Hayatlarında her zaman gülerin bulunmasını isteyenler etraflarındaki kır çiçeklerinin farkına bile varmazlar. Oysa kimse bize gül bahçesi vaat etmedi!!!

Biyolojik ailemizi tercih edemiyoruz. Dünyaya gözümüzü açtığımızda birilerinin çocuğu , birilerinin kardeşi olarak doğuyoruz. Beş parmağın beşinin bir olmadığı gerçeği ile nasıl aynı anne babadan doğma ve ortak koşullarda büyütülen kardeşlerimizle, öz anne , babamızla sorunlar yaşıyorsak evlilikle birlikte edindiğimiz zorunlu akrabalarımızla da sorunlar yaşamamız ve yaşayacağımız fikrini benimsememiz hoşgörümüzü artırır. Ancak nacizane tavsiyem her iki aileye de sınırlı zamanlar ayırarak kaliteli birlikteliği sağlamaktır. Sürekli bir araya gelişler malesef.kaliteyi düşürüyor.

Mühim olan o günü iyi yaşamaktır, kendimizden ödün vermeden ancak mükemmelin peşinde de koşmadan… Mükemmellik bir hedeftir. Zaman zaman yaklaşılan zaman zaman uzaklaşılan bir hedef. Elinizdeki malzemeleri iyice denetleyerek hamur işine başlayın. Bana kalırsa sevgiyle birleşmiş yuvalarımız, her zaman için emek vermeye değer.!

7 Eylül 2005 Çarşamba

BEN DÜŞMAVİYİM!

Hayatın erken olgunlaştırdığı kişilerdenim ben!

Zaman zaman artıları oldu olgunluğun. Ama çocuk olmakla büyük olmak arasında gelgitler yaşayarak geçti çocukluk ve gençlik dönemim.
İlkokul beşinci sınıftan itibaren 11 yıl süre ile sonradan işitme duyusunu kaybeden annemin tedavisi için mücadele verdik. Bu süreçte evin en büyük çocuğu olarak annenin sağ kolu olma ve eksik uzuvlarını tamamlamayı görev edindim kendimce. Hatta tıp fakültesine mukakkak girip KBB alanında uzmanlaşmak ve iç kulağa yönelik buluşlar yapmak tek hedefimdi o yıllarda …
11 yılın sonunda annem tedavisini bulup da sağlığına kavuştuğunda üniversite öğrencisiydim. Ancak annemin özgürlüğüne kavuşmasına ve evdeki yeni düzene en zor alışan ben oldum. Annem iyileşmişti ama ben sanki elmamın diğer yarısını kaybetmiştim. Yarım elmaydım artık!
Karşımdaki ise yıllardır bana bağımlı yaşayan annem değil hırslı ve azimli, hayat dolu gencecik bir kadındı. Sudan çıkmış balığa döndüm diyebilirim. Aile yaşantımız normale döndükçe ya da sıradanlaştıkça ben kimliğimi arıyordum. Yaşıtlarımın arasına kolayca karışamadım. Çünkü kendimi ne genç ne de ergin hissediyordum.

Yaşamımdan hasta insanları çıkarmamak adına iki yıl süre ile bir rehberlik merkezinde gönüllü olarak işitme engelli çocuklara konuşma eğitimi vererek geçirdim. Ancak daha sonra bitirmiş olduğum yüksekokulun (gıda tekn.) ve de diplomamın elverdiği işi yapma kararı aldım.
1999 yılında aşık oldum eşime! Biz evliliğe hazırlanırken kayınpederim amansız kas hastalığı ALS ye karşı son çırpınışlarını veriyordu. Eşimle en büyük ortak yönüm: Evde hasta biriyle yaşamanın, canın kadar sevdiğin birine tedavi aramanın ne olduğunu çok iyi biliyor olmamızdı. Benim çocukluğumda yaşadığım acıları ve beklentileri o yeni yeni tadıyordu. Ve 2001 yılında 25 aylık yoğun bakım tedavisinin sonunda kaybettik kayınpederimi.- Allah rahmet eylesin!-
Ancak hayatla nihayet baş başa kaldığımda yani kendi ailemi oluşturduğumda baktım ki çok yorgunum. Hayat halen bir mücadeleymiş! Evlilik de öyle.Hem de mücadelenin hası: Her şeyle ve edinilen yeni rollerle mücadele. Maalesef yanlışlar yaparak, türlü çatışmalar yaşayarak doğruyu bulmak durumunda kaldım. Yanlış yapıp, sonucunu görüp sonra doğru olanı keşfetmek hiç kolay bir süreç değildi. Ama vazgeçmedik birbirimizden! İyiki de vazgeçmemişiz. Sevgiye kurmuştuk yuvamızı ve bu sevgiye emek vermeye değerdi. Çok zaman kendi evliliğime mücadele gücü bulamadım kendimde. Çünkü dedim ya hayat fazlaca yormuştu zaten beni. Küçücük omuzlarımda ağır yükler taşıtmıştı çok zaman.
Sonra vazgeçtim bir süre için pembelerden, hayatın toz pembelerinden! Çok ama çok kırgındım hayata ! Hep yanlış yaptığımı hissedip kızıyordum. Kendime çok yükleniyordum. Aslında bazen yanlışı yaşamak ister insan ıslanacağını bile bile yağmurda yürümek gibi. Ben de ıslanmak istedim. Ve maviliklerini aradım yaşamın. Uçsuz bucaksız mavilikleri… Bazen fırtınalı, bazen umarsız ama hep sessiz çığlıkları barındıran maviliklerde ıslandım da ıslandım!
Dedim ya ben düşmaviyim.!
İyi halin de kötü halin de, iyinin de kötünün de devamlılığı olmadığı yaşamda bugünü iyi yaşamak adına varım! “Ya bu deveyi güdersin, yada bu diyardan gidersin” atasözümüz gereğince maksat deveyi gütmekse o deveyi iyi güdelim!

Önce sağlık sonra mutluluk dolu günler diliyorum.
Sevgiyle kalın!

HEKİMLİK KARİZMASI

Doktor civanım, doktor doktor civanım!!!!
Hangimiz herhangibir rahatsızlığımızda doktora gidip de tanımız, tedavi şeklimiz, varsa alteranif tedaviler hakkında bilgi ve ilaçların kullanım dozları hakkında yeterince bilgilenmiş olarak muayene odasından ayrılıyoruz?
Özellikle o güzel yazılarıyla yazdıkları çok zaman karalamayı andıran reçeteleri gördükçe tıp fakültesi öğrencilerinin tamamının yazılarının okunaksız oluşu bir tesadüf mü? şeklinde düşünmeden edemiyorum. Ardından da oldukça uzun bir kuşak dönemini kapsayan binlerce hekimin ilkokul öğretmenlerine geri dönme gereği hissediyorum kendimde. Nasıl öğrenci yetiştirmişler böyle? Bu kişiler acaba hayatları boyunca yıldızlı pekiyi ile ev ödevi götürmemişler mi?
Ancak ne yazıkki anlaşılmaz reçeteler hazırlamak, anlaşılmaz dilde konuşmalarının kabahatlisi onlara alfabeyi ve yazı yazmayı öğreten ilkokul öğretmenlerinde değil! Hekimler anlaşılmaz olmayı kendilerinin "hekimlik karizması" olarak algılıyorlar ne yazık ki. Ve üzülerek belirteyim ki kuşaklar boyu da bu böyle devam ediyor. Hatta bırakın hastaya açıklama yapmayı muayenelerini bile vakit kaybı olarak gören bu nedenle hastaya karşıdan bakarak tedavisini, reçetesini hazırlayan hekimlerimizin sayısı hiç az değil.
Oysa hastalarının anlayabileceği olabildiğince sade bir dil kullanmak, tanı ve tedaviler hakkında hastayı yeterince bilgilendirmek meslek etiğinin ana maddeleridir.
Tıp dilini/ latinceyi hayatlarına öylesine yerleştirmişler ki bunun dışında ifade tarzı yok görüyorlar. Daha da komiği hastaları tarafından anlaşıldıklarını düşünüyorlar !!!!
O zaman ne yapmalı? herkes hekimin karşısına geçmeden önce tıbbi terimler sözlüğü ve bir kaç adet sağlık ansiklopedisini mutlaka yanında bulundurarak muayene olsun! Evlerimize yığınla sağlık ansiklopedileri, vcd leri alalım!
Yada hekimleri sade bir dilde açıklamalar yapmaya zorlayalım.
Karizmalarını değiştirme gayretine girmeliler artık. Çünkü karşılarında sadece kalbi, böbreği, damarları, damarları içinde kan hücreleri vs. olan bir mekanizma değil! İnsan var.
Bu konuda hepimize kolaylıklar diliyorum.
Sevgiler...

2 Ağustos 2004 Pazartesi

DOĞUM HİKAYEM VE İLK GÜNLERİMİZ ...

Merhabalar ben 28 yaşında çalışan, dünyalar tatlısı bir oğlancık annesiyim.Anneyim!
Eşimle aynı kurumda çalışıyoruz İşe başladığım ilk gün tanışmış birkaç ay sonra da flört etmeye başlamıştık.Elmanın diğer yarısını bulduğumuzu düşündük ikimiz de ve yedi ay nişanlılıktan sonra evlendik.
Evliliğimizn dördüncü yılında artık bir bebeğimiz olmasını çok istiyordum Bundan önce çalışan anne olmanın zorluklarını düşleyip bu isteğimi hep
ertelemiş hiç olmazsa maddi açıdan daha rahat günlerde çocuk yapmalıyız diye düşünmüştüm.Ve 2003 yılının Haziran ayında son kez adet gördüm daha bir hafta gecikmesine rağmen içimden bir ses hamile olduğumu
söylüyordu.Öyleki gebelik testinde ancak kandan bakıldığında gebe kaldığım anlaşıldı ve ben bu müjdeyi doğum günüm olan 26 temmuzda aldım. Hemen bir kadın doğum doktoru bulduk.Ve oğlum daha 7 haftalıkken ilk
kontrole gittik o gün onun ilk kalp atışlarını gördük(çok minik olduğu için henüz kalp seslerini dinleyemiyorduk).
Sonrası macera dolu günlerdi....Doktor kontrollerini iple çekiyorduk. Bebeğimizi ultrasonda görmek, gelişimine tanık olmak çok heyecan vericiydi.Doktor rutin izlemlerini tamamlayınca ekranı bana çevirip
anlatıyordu ve her kontrolde eşim ve ben hayretle onu dinleyip bebeğimizi izliyorduk. Eşim sağlıkçı. Biz çok komik bir anne-baba adayı idik daha 13. haftada dr. ense kökü testi için bizi hastaneye gönderdi eşim de dr. ile birlikte idi.Test bitince dışarıya çıktığımızda "maşallah kereta öyle tombişki..." diye görüntüleri anlattı. Ben ağzım kulaklarımda neşe ile
dinliyordum.Eve gidince aile büyüklerine telefonlar açıldı bebek tombişmiş Özgür gördü hatta yüzü dedesine benziyormuş biraz kızkardeşime... (dedesi ve teyzesi sevinçten uçuyorlar, bir taraftan da teknolojiye
hayret ediyorlar çünkü daha karnım bile çıkmadı) Eşim anlatıyor da anlatıyor. Sonucu doktora göstermek için gittiğimzde öğrendik ki.. Bebeğimiz daha 7mm imiş. Eşim o görüntüleri dev ultrasonda izlemiş çünkü yapılan testde 7 mmlik bebeğin ense kökünün üzerindeki su miktarını ölçüyorlarmış. Yaptığımız yorumlarla Dr. u epey güldürdük...
İnternetten tüm anne ve çocuk sitelerine giriyor aldığım çıktılarla neredeyse kalın bir ansiklopedi oluşturuyordum. Bu arada kendime bakmayı hiç ihmal etmedim. Her zaman çok zayıf olan ben birden bire
iştahlı bir kadın olmuştum. Bir gün annem babama dönüp "kızımızın bir gün böyle kimseyi üzmeden yemek yiyen iştahlı biri olabileceğini hiç düşünemezdik" deyişi hala gözümün önündedir.Ancak çok hafif bir hamilelik geçirdim sürekli hareket ediyordum sivri bir göbeğim
ve birazcık dolgunlaşan kalçalarımın dışında hamileliğin rahatsızlık veren şikayetlerini çok eser miktarda yaşadım.öyle ki kalın kabanımın altından
hamileleğimi sezemediklerinden olsa gerek otobüs ve metroda hiçbir zaman yer vermediler!
Hamileliğimin başlarında hep bir kızım olacak zannettim. Sürekli ekşi yiyordum ve büyükler karnımın şekline vs. bakıp "kız doğuracak" diyorlardı. Aylarca kız isimleri aradım.Ancak dr. bir gün bebeğimin erkek
olacağını söylediğinde "ama benim kızım olcaktı" deyiverip bu denli kesin tanıyı kendi kendime nasıl koyduğumu dr. açıklamaya çalışırken kendimi pek komik hissetmiştim. Erkek bebek fikrine uzun zaman alışamadım. Bir dönem bunun şokunu yaşadım. Her kontrolde dr.a "halen erkek mi?" diyordum.Levi Bey' in önerileri ile hayallerimi değiştirdim. Birde anne
karnında iken her şeyi hisseden bebeğimin "benim onu istemediğini düşündürtebileceğim" endişesi ve kendimi suçlama duygudurumları ile oğluşuma yavaş yavaş merhaba demeye başladım. Onun tekmelerini hissetmek ve ona alışveriş yapıp yavaş yavaş gelişine hazırlanmak çok heyecanlıydı.Çok da keyifli. Nasıl bir şey dünyaya getireceğimi çok
merak ediyordum evde dinlenirken sık sık odada, mutfakta koridorda emekleyen,minik ayaklarıyla gezinen bebeğimi hayal etmeye çalışıyordum.
Onun odası üzerinde öyle yoğunlaştım ki alamadığım ki illede gardroplu bebek odası almalıyız diye tutturmuş hatta bunu tutku haline getirmiştim.Alamadığım yapamadığım her şey için derin üzüntü duyuyordum. herhalde hamilelik ve doğum stresini böyle yansıtıyordum. Şimdi düşününce hepsi çok gereksiz geliyor. Sonunda büyükannelerin çabaları ile ona güzel bir bebek odası hazırladık (ama doğumdan bir gün önce)
İkinci takıntım isim! oldu. Ona iki isim koymayı düşünmüştük. İlki Babasının isteği üzerine dedesinin adı olacaktı (Kamran) ikincisi ise birlikte
koyacağımız bir isim. Aylarca oğluma isim aradım.Bir gün beğendiğimden ertesi gün vazgeçiyordum. Ya da bir kaç hafta tamam şu deyip sonra"ya daha güzel beni bir anda cezbeden bir isim buluverirsem" diye düşünüp
kararsız kalıyordum. Hatta en güncel bilgileri kreşlerden alabilirim diye düşünüp bir gün çocuk kreşlerinden birinin sınıf listelerini taramayı yada
kreşin en güzel erkek çocuğunun yanına gidip" söyle bakalım senin ismin ne?" demeyi ciddi ciddi düşünmüştüm.
Nihayet sıra doğum iznine ayrılmaya gelmişti. O gün işyerimde herkesle yarı vedalaştım. Sağ olsunlar işyerimdeki bayanların hemen anlatıverdikleri kendi doğum hiyakeleri (acıklı ve bol çığlıklılarından) ve bana kırılacak cam muamelesi yapıp beni gören herkesin "Canıııııımmmmm Allah ikinizi de sağ salim kurtarsın" sözlerini duydukça o gün ilk kez kendimi ölüme çok
yakın hissetmiş ve masamı toparlarken belki de bir daha oraya hiç dönemeyeceğimi düşünerek yarı ağlamaklı eve gitmiştim. Doğumdan ilk kez o zaman ciddi ciddi korktum!
Doğum iznim çok güzeldi. Komşularımla sabah kahvaltıları, alışverişler... Her günüm çok yoğun geçiyordu geriye kalan zamanlarımda elimden geldiğince temizlik yapıyordum doğumla birlikte gelecek olan misafirlerime rezil olmamak için dip köşe temizliyordum. 37. hafta kontrolümde dr. çok kesin konuşmamakla birlikte benden NST yaptırmamı istemiş belki önümüzdeki hafta sonuna bir sezaryan tarihi belirleyebileceğimizi söylemişti.Bu arada yan dairedeki komşumda hamileydi ve benim NST için
gideceğim gün onun hastaneye yatışı olacaktı ertesi gün de bebek doğacaktı.Ben yine öğleye kadar temizlik yapıp eşimin mesai bitiminden sonra oğluma uyku seti ve perde almak için alışverişe çıkmıştım. O gün Eşimi İzmir in ünlü Kemeraltısında tam 4 saat dolaştırmışım.Eve döndüğümüzde külçe gibi yatmıştım. Çok yorulmuştum. Sabah komşum hastaneye gidecekti erkenden zilini çalarak "doğum yapacak kadın bu kadar çok uyur mu?" daha hazırlanmamışsın diyerek uyandırdım. Onu hastaneye hep birlikte uğurladık "gelip hem sana hem bebeğe bakarım benim daha zamanım var" sözlerime o gülerek "sen benle bir doğuracaksın
gör bak" diyordu ve gülüşüyorduk...
Kontrole gittim karnıma bir kemer geçirip bebeğin her tekmesinde elimdeki butona basmamı tembihlediler. Eşimle hem sohbet ediyor hem de testin bitmesini bekliyordum ki test sonuçlarını okuyan asistan
heyecanlandı "sizi bugün gözetim altında tutabiliriz" diyerek az sonra hocaları ile başıma toplandılar. Özetle söyledikleri "bebeğim artık doğmak istiyormuş" Israrla sonuçları pek güvendiğim dr. okutmak istediğimden dr. durumu açıklayan not yazdırıp yanlarından zor zar ayrıldık. Neler oluyordu?
Doktoruma ulaştığımızda duruma o da şaşırdı. Bebeğin kalp atışları değişmiş sıkılmış doğmak istiyormuş. Ben paravanın arkasında giyinirken doktorumuzun eşime "hemen hastaneye yatışını yapalım yarın sabah bebeği alırız, sonra normal doğum olur ve bunu istemiyoruz" dediğini duyuyordum.(normal doğum benim için riskli idi ve epidural sezaryen kararı almıştık daha önce)Eşim: "hocam daha çok erken değil mi? Hiç olmazsa
haftaya doğsaydı..." deyince doktorumuz "karın doğuruyor ..." diye cevaplandırdı. Giyinip yanlarına geldiğimde hastaneye yatmama karar
verilmişti yarın sbahta sezaryan olacaktım. Tanrım doğuruyormuşum!!!!!!
Rahimde hiç açılma yoktu, hiç ağrım da yoktu ama çok uzun süre çarşıda dolaşmış ve de temizlik yaparak doğumu başlatmıştım(aklıma yanayım!!!) Ama daha doğum çantamda eksiklerim vardı ama eve gitmeme bile müsade
etmiyorlardı. Ağlamaya başladım Çantamı bir kez daha anneme kontrol ettirmeliydim. En geç bir saat içinde tekrar hastanede olma sözü vererek izin alıp ağlaya ağlaya eve gitttim. Tanrım ne gündü duş alıp aklıma
gelen herkesi aradım ve annemin taksi ile bize gelmesini bile bekleyemeden evden çokmak zorunda kaldım. Eşim bir yandan bana sevk alıyor bir yandan arkadaşlarından kamera temin etmeye çalışıyordu.Hastaneye yatışım komşumunkinden daha hızlı yapılmıştı. Ve koridorun bir başında onun odası diğer başında benim odam vardı eşlerimiz panikle koşuşturup duruyorlardı. Ben hem anestezi dr.u vs. ile görüşüp işlemler, tetkikler ... derken heyecanım biraz hafiflemişti hem de hiç durmamacasına çalan cep
telefonumda karşımdakilere "doğuruyormuşum, beni hastaneye yatırdılar" diyordum. Eşim elinde kamera her anımızı videoya alıyordu. Ve yeni paniğim doğacak olan oğluma isim bulamadan doğuruyordum elimde bütün isim
kitapları arayıp, tarayıp etrafımdakilerin başının etini yedim...
O gece hemşirelerin tüm ısrarlarına rağmen eşim odadan dışarı çıkmayıp benimle kaldı. Bense yorgunluktan olsa gerek mışıl mışıl uyumuşum.Ne ağrım oldu ne de başka bir şey...Gece sık sık hemşireler bana ağrım olup
olmadığını, eğer ağrım olursa ya da suyum patlarsa hemen haber vermemi tembihleyip durdular.Ağrım olursa ille de sezaryan saatini beklememem gerektiğini hatta benim her an doğurabileceğimi söylediler.
Sabah sekizde sezeryan vardı ameliyathaneye gitmeye hazırlanırken yine isim konusu gündemde! Ve hep beraber "Yağız'a " karar verdiler "ohhh, tamam rahatlamıştım. Eşim Yağız' ı istemişti. Kızkardeşim ver teyzem de, annem pek beğenmedi ama olsun! Artık doğurabilirim. Kamera çekimleri ile eşim ve annemler ameliyathane kapısına kadar beni geçirdiler hepsi de gülerek "15 dakika sonra görüşürüz" diyorlardı.İçeriye alındım. .Oonlar dışarıda kaldılar ancak doktorumun acil bir işi olduğu için beni biraz bekleteceklerini söylediler üzerimde incecik bir önlük ameliyathane girişinde bir odada bekliyorum..." Eşim beş dakikada bir yanıma geliyordu. Konuşuyoruz çıkıyor bir kaç dakika sonra tekrar geliyor herkes dr. un beklendiğini söyleyip duruyor ve bir yandan doğurup duran insanlar var...
Yeni doğmuş bebekler aileye gösterilmek için dışarıya götürülüyor ben hepsini izliyorum. Hah şu şimdi doğuracak diyorum ameliyata alınıyor 5 dk. geçmeden eli bebekli bir hemşire geçiyor. Bu arada gencecik bir hemşire yanıma gelip benim kendi ekibinde olduğumu söyledi.Bebeğin göbeğini keseceğini ve bunu yaparken ona bir göbek ismi koyacağını söyledi. Gülümseyerek "tabii göbek ismi kamran" dedim. Hayır ben başka isim
koyacağım dedi ısrarla. Tanrım ! bir isim bile bulamazken şimdi 3 isme çıkmıştık. 10 dk. kadar sonra yanıma gelip oğlunuza koyacağım ismi seçtim dedi "Ata" ben de onayladım. Ve bu şekilde maeliyathane önünde dr.u 2 saat kadar bekledim. Saat 11.30 da ancak ameliyathaneye alındım.Herkes tüm ameliyat ekibi çok neşeli idiler ve bana çok iyi davranıyorlardı. Anestezi dr. um bana her şeyi tek tek açıklayarak epiduralin işlemlerini başlattı katater takıldığı anda korkunç bir susuzluk ihtiyacı hissettiğimi hatırlıyorum. Doğumu kameraya alacak olan hemşireye çekimin bebeğin ilk çığlığı ile başlamasını istediğimi açıklıyordum ki" Ohhh Levi Bey sevgili
doktorum Dr. Rafael Levi ameliyat önlükleri ile baş ucumdaydı.Ondan sonrası çok güzeldi.Hiçbir ağrı ve acı duymadan konuşa konuşa doğum yaptım. Ve epidural sezeryanı herkese tavsiye ediyorum.!Gerçekten tatlı
bir uyuşukluk ve sanki doğum yapan ben değilim! Şimdi bebeği alıyoruz dedi dr.
( Saat 11:45 gibi) ve oğluşumun incecik ilk çığlığı!!!! az sonra hemşire
yeşil örtülere sardığı oğlumu karşadan bana gösterdiğinde kıpkırmızı buruş buruş alnı olan suratı eciş bücüş bir bebeğe şaşkınlıkla bakakalmıştım... Ardından benim işlemlerindeydi sıra, bebeğimi hazırlamak üzere yan tarafa aldılar.Ameliyathaneden çıktığımda şaşalı kalabalık beni bekliyordu eşim elinde kamera "geçmiş olsun hayatım, oğlumuz annende,
kerata erken doğdu ama 3.150 gr maşallah" diyordu.Sonradan söylediklerine göre Ameliyathaneden bu kadar güleç yüzle çıkan tek kişi benmişim. Eşim dışarıda beklerken tabii ben çok uzun süre sezaryana
alınmadığım için dışarıda çok beklemişlerdi. Eşim dokuz doğurmuş içeriden kurumuş gözyaşlarıyla çıkan anneleri gördükçe kimse onu zapdememiş ortalığı kırmış geçirmiş meğer... Ben güle oynaya kameraya el sallaya sallaya yoğun bakıma alındım. Bebeğim onu emzirmem için iki saatte
bir yanıma gelecekti. Ve az sonra babasının kucağında yanıma geldi. Canımmmmmmmmm minicik bir şeydi. Alnı kırış kırıştı. Hemen göz rengini sordum sanırım basasınınkiler gibi mavi olmayacaktı ama şimdilik lacivertti Japon çocukları gibi çekik çekikti gözleri. Onu emzirmem hiç kolay olmadı. Ve ilerleyen günlerde en önemli konunun ne doğum sancısı, ne de başka bir
şey değil en önemlisinin memeyi bebeğin ağzına verip onun karnını doyurabilmek olduğunu öğrendim. Baygın olmadığım için yoğun bakımda genel anestezi almamış diğer annelerle sohbet edip bebeklerimi bekleyerek yoğun bakımda da güzel saatler geçirdim. Ertesi gün odamızda oğlumla birlikteydim. Her iki tarafta da ilk torun olduğu için herkes çok
heyecanlıydı. Ben hemen ayağa kalktım. Bebeğimi beşiğinden kendim gidip alıyor, sık sık koridorda yürüyüşlere çıkıyordum. ama emzirme konusunda bebeğim de bende çok acemiydik. Bir türlü emziremiyordum. Büyükler çok heyecanlıydılar. Kimi bu çocuk aç mama verelim diyor kimi yok yok emer diyordu. Hastane personeli bu konuda benden hiç yardımlarını esirgemeyip emzirmem konusunda destek oldular Ama ertesi gün oğlum sarılığa yakalandı. Ve derin bir uykuya daldı. Riskli bebekti. Kuvöze 5 gün sonra yarım günlüğüne kondu. ama Oğlum o hafta taburcu olup evimize gittikten sonra dünyadaki ilk 25 gününü uykuda geçirdi. Aç susuz uyuyordu ve doktorlar 1.5 saat arayla onu uyandırmayı başarıp beslemem gerektiğini
yoksa onun komaya girebileceğini söylemişti. Sonraki 25 gün bizim için kabus gibi geçti. Başımda en az 3,4 kişi ile 1,5 saatte bir onu emzirmeye çalışıyordm ama oğlum bir türlü uyanmıyordu.Gıdıklıyoruz, burnunu sıkıyorz, hoplatıp, zıplatıyoruz bana mısın demiyor ve sarılığı artıyordu. Her günü onu kaybedebileceğimiz endişesi ile geçirdik sütler ağzından akıyordu yutmuyordu bile ve çok zayıflamıştı. Doğum için tebriğe gelen herkes bu çocuk böyle yaşamaz diye düşünüp bana belli etmiyorlarmış. Mama aldık olmadı...Emzirmeye çalıştım olmadı. bu arada süt sıtması denen illetle tanıştım. Sütüm çekildi. Göğüslerim şişti. Ağrı, ateş soluğu acilde aldım. Sağolsun anneciğim sayesine göğüslerimi sağa sağa ve inanılmaz tahin helvası, meyve suları ve kuru soğan yiyerek sütümü geri getirmeyi başarabildim.
Uykusuzluktan yıkılıyordum. Artık son günlerde 1,5 saatte bir uyandırılıyor ama gözlerimin önünü göremez halde onu doyurmaya çalışıyordum. Kocamla biz delirmek üzereydik. Evdeki büyüklerin sık sık kalbini kırmaya başlamıştık üstelik bu çocuk karşısında herkes çözümsüz kalıyordu çünkü. Oğlum bir deri bir kemik uyuyup duruyordu. Sınırda olduğu için kanını değiştirmediler. Tek çare aç bırakmadan beslemekti. 1.
ayın sonunda yavaş yavaş iflasa nbaşladım. gözlerimin altı çöktü, zayıfladım, uykusuzluktan gözlerim kan çanağı gibi ne söylenenleri duyuyorum ne anlayabiliyorum oğlum ölecek diye delirmek üzereydim.
Bu arada eşim paranoyak bir hal almıştı. İkimizin de öleceğini kafasına koymuş... Sakinleştiricilerle duruyor evde.
1. aydan sonra çabalarımız nihayet sonuç vermeye başladı oğlum yavaş yavaş uyanık kalmaya kandaki biluribin oranı da azalmaya başladı. İyileştikçe kereta sağ olsun öyle bir emmeye başladıki. Bebekler çok dirençli oluyorlar herkesi şaşırtarak günden güne toparlandı. tedaviler ve yapılanlar sonuçlanıyordu. Her gün kanına bakmaktan topukları delik deşikti. Minik elerinden kim bilir kaç kez kaç tüp kan alınmıştı...Minik oğlum için öyle göz yaşı döküp öyle derin acılar duymuştum ki daha anne olmayı benimseyemeden yani ona alışamadan neredeyse kaybediyordum.Hekimler bazı bebeklerde fizyolojik sarılığın böyle yaşanabildiğini ve sonunda geçeceğini defalarca sakin olup yapacağımız tek şeyin uyandırıp beslemek olduğunu açıkladılar sa da biz bu dönemi çok
telaşlı yaşadık. Neyse ki o günler şu anda sadece anı olarak kaldı.
Oğlum anne sütü aldıkça toparlandı ve kısa zamanda tombik bir bebek oluverdi. Mücadelesi inanılmazdı.
Şimdi 1 yaşında.20 Martta ilk yaş gününü kutladık. Tatlı oğlumla dolu dolu bir senemizi geride bıraktık bile. Her gün gün geçtikçe daha da fazla içime işleyen bir sevgi ile kocaman bir sene bitti işte. Allah kimseye evlat acısı tattırmasın diyorum. Ona 10 ay kendim baktım.11. ayında işbaşı yaptım. O sağ olsun son derece kendiyle barışık mutlu bir bebek. Artık evimizin neşesi biricik oğlumla hayatı neredeyse tekrar keşfeder olduk.
Onun gizmli dünyasına dalmak, birlikte geçirdiğimiz her dakika inanılmaz güzel...Allah' a binlerce kez şükrediyorum. Şimdi onunla öyle güzel vakit
geçiriyorum ki zamanın nasıl geçtiğini anlamıyorum.Mutluyum ve gururluyum. Annelik gibi güzel bir duyguyu yaşadığım için , onun gibi bir oğlum olduğu için... Allah isteyen herkese nasıl olursa olsun yeter ki sağlıklı olsun anne olmayı nasip etsin. Bebeğim ve ben tüm anne adaylarını ve tüm anneleri sevgiyle kucaklıyoruz.
Bu arada Ege Üniversitesi Kadın doğum ve Tüp Bebek ekibine, Doktorum Rafael Levi bey' e, eşime ve zor günlerimizde yardım ve destekleri ile hep yanımızda olan AİLEME özellikle de ANNE'lerimize sonsuz teşekkürlerimi iletmek istiyorum!

12 Ağustos 2000 Cumartesi

BEBEĞE İSİM VERMEK

Hamilelik bir kadının evlilik sürecinde yaşadığı en özel dönem bana göre...

Anne adayı doğacak bebeğine yönelik türlü hayallerle süsleyip bezeyerek ve de elinden geldiğince tadını çıkararak yaşamalı bu dönemi! Sindire sindire yani!, Hamilelikte yaşanan bir tatlı telaş vardır ki o da doğacak bebeğe isim vermek! Benim gebeliğim süresince bu tatlı telaş gebeliğimin başlıcamevzusu oldu! Ona; yani doğacak bebeğime çok özel bir isim vermek istedim ve kendimi bu konuda görevli saydım. Bir de isimlerle kişiliklerin birbirleriyle bağlantılıolduğunu düşündüm her zaman. Ya da bir kişinin ismini sevmek kişinin kendini sevmekle bağlantılı gelir bazen. Tüm bunları ele alarak isim aramayabaşladım.Bazen öyle isimler gelirki karşınıza mesela (iş hayatınızda karşınıza çıkan ya da günlük koşuşturma da tesadüfen tanıştığınız biri olabilir bu kişi. Ancak öyle bir ismi vardırki çok özgün), kişinin tamamenkendine özel. O isim ve kişi hafızanızda kalıcı yer eder özgünlüğüyle, İSMİYLE. Hatta eğer konuşma fırsatım varsa isminizi size kim seçmişdiye hemen sorardım ve özgün bir isme sahip olduğunu yinelerim hemen kişiye. Heleki o ismi anne bulmuşsa daha bir özelleşir o kişi ve ismi benimgözümde. Bu duygular tamamen bana ait duygular tabiii genelleştirmeyebilirsiniz! Ama genelde benzer şeyler hissettiğimizidüşünerek yazıyorum bu satırları! Sonra başka bir duygu durumuna girdim içimden nasıl bir şey çıkacak , benim karnımda bir insan yavrusu var, benim yavrum (bir insan!) Acaba kime benzeyecek? Kaşı gözü nasıl olacak, Aman önce sağlıklıolsun daaaa bir de babası gibi renkli gözlü olursaaaaaa! Ama adına nekoymalı ki? Yazılışı kolay bir isim bulmalı ki ilkokul birinci sınıfta öğretmen ismini yaz dedğinde sayfalarca rahat bir şekilde yazabilsin. Sonra imzası kolayatılacak bir isim olmalı. Öztürkçe olsun mesela. Benim oğlum doğacaktı! O nedenle içinde "er" sözcüğü geçen bir isim olmasını çok istemiştim. Bir dönem dini bir isim olsun dedim çünkü ebeveynlerin böyle biryükümlülüğü olduğu bilgisini almıştım bir yerden. Kıyamet gününde adıyla çağrılsın diye. Sonra çocuk parklarına ya da bir kreşin çıkış saatine yakın çocukların arasına girip en güzel çocuğu seçip "söyle bakalım senin adın ne diye?"sorduktan sonra oğluma o ismi vermeyi hedefledim. Bir de şöyle bir durum vardı tabiii: Anne karnındaki bebeğin daha fetüskenbile hislerinin olduğu kanıtlanmış bir gerçek. Onunla sohbet edebilir, müzik dinletebilir, kitap okuyabilirsiniz.Ben de bebeğime ona isim aradığımı ve heyecanımı anlattım bir süre. Bazen tamam dediğim bir ismi bir hafta boyunca bebeğime ithaf ettim. Sınadım o ismi, sonra vazgeçtim. Biz kayınpederimi oğlumun doğumundan bir buçuk yıl önce kaybetmiştik. O nedenle büyüklerden çocuğa dedesinin ismini verin yönünde önerilergelmeye başladı. Ama ben o ismi hiç sevmem : Kamran (Neyseki Kamuran değilmiş. ) Tamam anlıyorum yeni kaybedilen bir babanın ismini yaşatma duygusuna saygı duyuyorum. Kayınpederime sevgimin ismine duyduğum sevgisizlikle ayrı tutarak şöyle düşündüm:Ama neden çocuğuma hastalanarakölmüş birinin adını vereyim. Heleki çocuğuma her seslenişte bana anneminarkadaşı Kamuran teyzeyi hatırlatıp beni rahatsızlık vereceğini debiliyorsam. Ben erkek isimi gibi isim istiyorum oğluma. Ben annesiyim onun. O zaman iki isim konsun dedik eşimle ikinci ismi ben seçeceğim. ve çok kararsızım. Aradığım gibi bir isim yok ki! Benim koyacağım ismikullanmalıyız yönünde taahhütnamelerimi her gün yeniliyorum. Eşimlesözleşmeler yapıyorum. Bak ikinci ismi asıl isim olacak diğeri göbek adı diye. Benim düşünceme göre iki kişinin mezar taşında aynı ismin yazılmasının mantıklı bir açıklaması yok ama nedense erkekler doğan çocukları kız iseannesinin, erkek ise babasının ismini koyma yönünde koşullandırılıyorlar ne saçma! Hıh. Oysa ki doğan her bebek bir birey, kendine özgünbir birey, öz. genlerden ve hem annenin hem de babanın yedi sülalesinden alıyor. Dedesi gibi olsun diye konan isimlere ne kadar layık olabiliyorlar kiyeni doğanlar. Ya dedesi gibi olsun diye adı eski isim olan bir çocuk halasının oğlu gibi hırsız, ya da eroinman olursa o zaman iki mezar taşında tıpatıp isim. Alın bakalım yaşatın artık o ismi! (Mesela yaniiii ) Bir de günümüzde ne güzel modern isimler var. Bazen de baba oğul aynı ismialabiliyorlar. Bu da bir özgünlük veriyor aileye ama!? Kayınpederim negüzel oğluna Özgür ismini vermiş. Tek oğluna babasının ismini vermemiş. Afferim ona. Belki yaşasaydı kendi ismini kullanmamızı istemezdi. Amayok isterdi. Yüreği pohpohlanırdı adını koyduğumuzu duyunca. Bir de herkes memnun olmalıydı seçtiğim isimden bu nedenle aday olan isimleri ailemde sınıyordum. Bir gün basın açıklaması yapar gibi (doğuma1,5 ay falan vardı) Oğlumuza isim seçiyor olduğumu;-önerisi olan varsa- bir an önce önerisini sunmalı şeklinde kamuoyu yoklaması yaptım eşimin ailesine ve tek yanıt aldım: Çocuğun ismini annesi babası koyar! Siz kendiniz karar verin! OOOOO görevimi daha da önemseyerek arayışlarımadevam ettim. Ama yok isim beğenemiyorum. İnsanlar ne güzel isim vermişlerbazı şeylere yaaa mesela kalem tıraşa verilen isim bile pat onu simgeliyor. Ben bebeğimi simgeleyecek isim bulamıyorum. Berke! Annem parke dedi. Olmaz. Berkay annem kaykay gibi dedi olmaz. Doruk moruk, goruk gibi buna da eksi falan şeklinde gitgide çözümsüzlüğegidiyorum, uykularım kaçıyor isim bulamıyorum. Ama yok yok tek isim olmasın. Yani Kamran olmasın zaten çocuk da kızar bana neden bu isme tamam dedindiye kadın ismi çünkü. Dur yavrum dur annen sana yardım edecek!.... Ben kas hastası birinin, hastalıktan ölen birinin adını yaşatmayı pek istemiyorum aslında kayınpederimi tanıdığımda konuşamıyordu bile ya çocuğumda hasta doğarsa... Yok yok o ismi koymamalıyım yazgısını da dedesinden alırsa? Yeni doğana yeni bir isim verilmesi şart. Çünkü o annesinden , babasından ölmüş dedesinden bağımsız bir birey bağımsız bir ismi olmalı. Veeee nihayet erken doğum sinyali. Eyvah dr. yarın sezeryana alalım diyor. Oysa ben daha isimseçemedim. Evden çıkarken valizimi ve isim listelerimi yanıma alarak çıktım. Görevimiyerine getirmeli oğluma isim verip ondan sonra doğurmalıyım. İsim bulmadan doğurma Yeşim!!!.Bulduğun ismi açıkla ve doğuma git. Ölsen bile çocuğun senden aldığı isimle yaşar! Sezeryan saatine bir saat kala isim de isim diye tutturmuştum. Hiçbir ismi beğenmeyerek kendimiiyice çıkmaza sokuyordum. Doğum stresi değil isim stresi yaşadım resmen. Bir isim buluyorum herkeskabul etsin istiyorum. Tanrım ne gündü. En sonunda doğuma az kala eşimyardım etti. Ayağa kalkıp sanatek bir seçenek sunuyorum Yağız! dedi. Kızkardeşim de evet abla zaten listeye benekletmiştim o ismi dedi. Soyadımızda Yaldız , hem Yağız olmak türk erkeklerinin öz. idi tamam dedimve doğurdum. Yoğun bakıma oğlum Yağız bebek diye geldi. Ama yoğun bakımda kaldığım bir günün sonunda odamagirince duydumki kayınvalidem herkese Kamuran doğdu demiş. Odamda ilk telefonlar! İlk tebrikleri kabulediyorum ve isim soruyorlar Yağız diyorum kayınvalidem bir şey demiyor. Kayınvalidem annemieve gönderdi başımda o kalıyor. Her isim sorana adı Kamuran diyor. Seslenmiyorum. Olsun onunKamuranı olsun. Kayınvalidem sabaha kadar uyumayan oğluma kamuran Yaldııız diye papağan gibi seslendi durdu ben desinirden uyumadım beş günlük çocuk Kamurandan ne anlıyorsa? Veeee günler aylar geçti. Çocuğum İzmirde Yağız (benim ailem de Yağız diyor) Aydında Kamuran!Malesef sidik yarıştırır gibi kayınvalidem çocuğuma her Yağız deyişimin hemen peşindenbıkmadan ona Kamuran demeyi görev kabul etti kendine.Bu konuda alınganlığım büyük ona karşı. Sözlerini tutmadılar çocuğun ismini annesi babası koyar sözleşmesine uymadılar. Hem bu durumdan babam bile rahatsız ve oğluma kamran diyelim gitsin diyor.İnatla Hayır diye çıkışıyorum. Ama ben bir gün ölüverirsem çocuğumun adı Kamuran kalacak diyekorkmuyor da değilim. Kamuran ismine antipatim nerdeyse nefrete dönüştü. İğrenir oldum. Ben işbaşı yapınca oğluma kayınvalidem baktı ve inatla her zaman Kamuran dedi. Ben yağız dedim.Aydına çok sık gideriz. Orada oğluma ismini gizli gizli söylerim. Engelleyemediğim bir duygudurumnedeniyle de kamuran diyemem. desem de çok söylememeye çalışırım. kamuran ismi sankiağzımda yabancıbir cisim gibi bir cam parçasıymış gibi batar bana, acıtır beni. İlk kez bu sene yaz tatilinde kayınvalidem ve görümceme (görümcem de hamile)isim arayışımdan bahsettim o süreci tatlı bir hayali anımsar gibi hatırladım. Sonra iki isim koyduğumuza kadar gelip sıkıntımıaçtım. Kayınvalidem ısrarla konuyu kapatmak istese de ben kapatmadım, "ben size kızmıyorum" dedim.Çünkü doğum sonrası dedeler, nineler de farklı duygu durumlarına girebiliyorlar. Bunlar isimlere tepkiler! Hepsi duygu durumları! Ben eğer kendi duygudurumuma hükmedebilseydim oğlumun adı Kamuran olurdu ve ikiye bölünmezdik. Kayınvalidem ve dadasları :))) da biraz daha azözel hayatımıza müdahale ediyor olsalardı ona direk kamran Yağız derlerdi (en azından ara sıra). Ama artık kızgınlık duymuyorum ama oğluma senin adın Kamuran diyenlere sessizce gülümsüyorum(gülümsememde neler gizli biliyorsunuzdur! tahmin ediyorsunuzdur) Oğlum iki buçuk yaşında ve ona verdiğim ismi her seferinde günah işliyormuş gibi çekinerek(artıkeşimle bu konuyu tarışmaktan ve duygudurum açıklaması yapmaktan bunaldığım için)söylemeyi azalttıım. Oğlumun başucuna yaldızlı harflerle yazdığım Yağız yazsını söktümpastasına da üçüncü yaş günüğnde isim yazmayacağım. Çünkü kerkesin duyguları acıtmayabaşladı. Ve yukarıda bahsettiğm o konuşmada son sözler sunlar oldu. "biz Kamurandiyeceğiz sen ne dersen de"! Ben de "sizi anlıyorum o sizin hep Kamuranınız olsun ama isimin doğrusuKamran! Yani cemil ve Cemile, Naci ve Naciye gibi en azından buna dikkat edin" dedim. "Ama siz ona cemiledemek istiyorsanız cemile deyin" dedim."Çocuğum zaten biraz daha büyüdüğünde ismini seçecek" dedim. "Amabenim bir türlü kamuran diyemeyişimi ve bunun saygısızlık olmadığını anlamaya çalışın"dedim. "Ben de biraz daha Kamran demeye çalışayım" dedim çünkü yola gelmiyorlar. Ama şunu da ekledim:"Ben bir tane daha çocuk doğurmak istemiyorum o nedenle çocuğuma seslenmekten hoşnut kaldığımismi ikinci bir çocuğa söyleme şansım olmadığına göre kendi seçtiğim ismi oğluma kullanma hakkım var. İkincisi de eğer kazara hamile kalırsam ona benim dışımda kimsenin kolay kolay dilinin dönmeyeceğiucube bir isim koymaya dair bir yeminim var! Belki o yemine uyarım. Konu kapanmıştır." Sonuç: İki buçuk yaşındaki oğlumuza baba hiç bir zaman ismiyle seslenmedi hep "oğlum" dedi. AncakAydında geçen tüm sürelerde "kamran" dedi. "Kamranı getirdim , kamranı özlediniz mi" dedi. Anneolabildiğince "yağız" dedi ama ismini kamran Yağız olarak öğretti oğluna fakat kreşe kaydederken"Yağız diye seslenin" şeklinde tembih etti. Dede ve anneanne dönem dönem biz kamuran diyemiyoruz çokayıp oluyor dedi. Anne Aydında ağzından Yağızı kaçırdıkça utandı! Bayramlarda tebrik mesajlarıbabanın ailesine Özgür& Yeşim& Kamran, annenin ailesine Özgür & Yeşim& Yağız diye gitti. Çocuk aydındaki bir haftalık tatil dönüşü "benim adım Kamuraaaaaannnnnn" diye avaz avaz bağırdı.Anne kızınca çocuk Yağız demeye çalıştı ama dili dönmedi. "Yağış" gibi ya da "vız" gibi bir şeysöyledi durdu. Ama şimdi resimde kendini görünce vız diyor. Babaanne düzeltiyor: Kamuran oğlumKamuran!İşte böyle! isim denen aslında insanın taşıdığı bir boncuk değil mi oysa? Yukarıda anlatılanların hepsi gerçektir ve birebiryaşanmış DUYGU DURUMLARIDIR! İBRET-İ ALEM İÇİN YAZILMIŞTIR :))))
Herkese sevgiler